Aynı yolu beraber yürüdüğümüzü sandığımız insanlar, aslında bize sadece gidecekleri yere kadar eşlik ediyor..
8 Kas 2014
7 Kas 2014
Kıyı kasabaları bizi daha "insan" yapar mı?
Başlıktaki sorunun en sert, en sarsıcı cevabını geçenlerde Bodrum'da gördük.
Yirmi yıl önce Bodrum'a yerleşen bir İngiliz on iki yıldır baktığı köpeğini ortalık yerde kafasına tahta ve kürekle vura vura öldürdü.
Köpeğine yıllarca birlikte baktıkları veterinerin yaklaşmasına bile izin vermedi.
Sırf köpek artık yaşlandı diye...
43 yaşındaki İngiliz kendini savunurken de yaptığının çok normal olduğunu söyledi. "Zaten ölecekti. Nasıl öldüğünün ne önemi var?" dedi; "her gün onlarca insan ölüyor, sesinizi çıkartıyor musunuz?"
Diyeceksiniz ki, adam hasta!
Öyle olsun.
Demek ki, neymiş? Bu "şirin sahil kasabaları"na yerleşince insan kendiliğinden şirinleşmiyor, hastalıkları iyileşmiyormuş...
Meselenin hepimizle ilgili tarafına gelirsek...
Büyük kentler boğuyor bizi...
İnsan yanlarımızı törpülüyor, mekanikleştiriyor, mecburiyetlerimize mahkûm ediyor, belki eğlendiriyor ama neşelendirmiyor.
İşte o zaman kaçmak istiyoruz.
En çok da bir sahil kasabasına...
Ya gerçekten emekli olunca ya da kent hayatından bir biçimde "emekliye ayrılma" fırsatını bulunca, oralarda bir meşgale arıyoruz.
Yazları kalabalıkla neşelenmek, kışları sükûnet içinde kafa dinlemek ne hoş olur diye düşünüyoruz.
Bir sabah birdenbire daha iyi, daha güzel, daha müşfik bir insan olarak uyanacağımızı hayal ediyoruz.
Fakat kendimizden kaçabilir miyiz? Hoyratlıklarımızı, hırslarımızı, nefretlerimizi, aşağılık yanlarımızı, hastalıklarımızı arkada bırakıp üzerine kapıyı kapatmak mümkün mü?
Hayır!
Bunun olacağını iddia edenler ya yalan söylüyorlar ya da çok saflar.
Ben size daha beterini söyleyeyim...
Bazen gözlerimi kaçırmaya çalışarak gözlemlemek zorunda kaldığım şeyi...
Büyük kentlerden böyle kasabalara yerleşenlerin önemli bir bölümü gün geliyor, kendilerini "posa" gibi hissetmeye başlıyorlar.
Hele yaz gelip geçtikten sonra...
Hele akşamüstleri...
Iskartaya çıkarılmış, itilmiş, yenilmiş olma duygusu bastırıyor.
Küçük dedikoduculuklar, yerli halkı küçümsemeler falan içten içe büyüyen bu karanlık duyguyu gideremiyor.
Bastırılmış bütün patolojiler (ruhsal bakımdan sağlıksız çatışma kaynakları) su yüzüne çıkmaya başlıyor.
Yani ne deniz, ne rüzgâr, ne arka bahçedeki mandalinalar kişiyi durup dururken daha "insan" kılmaya yetmiyor.
Yazımı iki notla bitireyim.
Birincisi... Günümüz hayvanseverliği git gide garip bir tabloya bürünüyor: Başka her şeyden nefret ede ede hayvan sevenler var maalesef! Böyle olunca da nefret gün geliyor hayvana da patlıyor.
İkincisi... Bilerek "kent" diyorum. Gerçekten "şehir"lerde yaşıyor olsaydık, hiçbir yere kaçmak istemezdik!
Haşmet Babaoğlu
6 Kas 2014
Bekliyorsun. Ruhun enerjiyi bir yere akıtarak dirilmek istiyor, olası mı bu? Neye, kime akıtacaksın onu, kimi ortak edeceksin duygularına? Sana, senin eziyetine kim katlanabilir? Yalnızlığı kabul edemedin mi? Dostun kimdi senin?
Bekliyorsun, sürekli bekleyişleri art arda ekliyorsun; seni seyrediyorum ve ses etmiyorum çünkü bekleyişin süslü bir imparatorluğu vardır. Umut silinene kadar güçlü bir direnişle dikilirsin tahtında. Sonra düşüş başlar. Başladığın yere dönüş.
Leylâ Erbil
Bekliyorsun, sürekli bekleyişleri art arda ekliyorsun; seni seyrediyorum ve ses etmiyorum çünkü bekleyişin süslü bir imparatorluğu vardır. Umut silinene kadar güçlü bir direnişle dikilirsin tahtında. Sonra düşüş başlar. Başladığın yere dönüş.
Leylâ Erbil
5 Kas 2014
2 Kas 2014
bir tek çare kaldı benim için: yolculuk etmek
Kötü bir huyum var benim: Artık böyle mi yetiştirildim, yoksa Tanrı mı beni böyle yarattı, orasını bilmiyorum. Bildiğim tek şey şu: Başkalarının mutsuz olmasına sebep oluyorsam, bilin ki ben onlardan daha az mutsuz değilim. Tabii ki karşımdakileri rahatlatan bir şey değil bu, ama bir gerçek.
Gençliğimde ailemden ayrıldığım andan itibaren paranın satın alabileceği her zevki çılgıncasına tatmaya başladım, hepsinden de bıktım tabii. Grand monde’a atıldım sonra, sosyeteden usandım, kibar kadınları sevdim, onlar da beni sevdiler, ama onların sevgisi sadece kafamla onurumu dolduruyordu, yüreğim ise bomboştu… Okumaya, çalışmaya başladım – öğrenmekten de sıkıldım – ne ünün ne de mutluluğun öğrenmekle ilgisi olmadığını anladım, en mutlu insanlar bilgisiz insanlardır çünkü, ün de bir talih meselesidir, ün kazanmak için becerikli olmak yetiyor. Derken bunalmaya başladım…
Kısa zaman sonra Kafkasya’ya gönderildim; hayatımın en mutlu anıydı bu. Çeçen kurşunları arasında bunaltının yeri yoktur sanıyordum. Boşunaymış! Bir ay geçti, kurşun vızıltılarına da, ölümün yanı başımda dolaşmasına da öyle alıştım ki, sivrisineklerle daha çok ilgilenmeye başladım. Son umudumu yitirdiğim için eskisinden de çok bunalıyordum, Bela’yı evimde gördüğüm zaman, bana acıyan kader tarafından gönderilmiş bir melek olduğunu sandım onun, ne budalaymışım!.. Yine yanılmışım.
Yabani bir kızı sevmek, kibar bir kadını sevmekten pek farklı değilmiş; birinin hoppalığı insanı nasıl bıktırıyorsa ötekinin de bilgisizliği, basitliği o kadar bıktırıyor. Yine de hoşlanıyorum ondan; mutlu anlar yaşattı bana; onun uğruna canımı bile veririm ama arkadaşlığı renksiz bir arkadaşlık. Budala mıyım, kötü bir insan mıyım, bilmiyorum; bildiğim bir şey var: Ben belki de ondan daha çok acınacak haldeyim.
Şu anlamsız dünya ruhumu bozmuş; kafam tedirgin, yüreğim doymak bilmiyor; hiçbir şeyle yetinmiyorum; zevke nasıl alıştıysam acıya da öyle alışıyorum, hayatım gittikçe boşalıyor; bir tek çare kaldı benim için: yolculuk etmek.
Mihail Yuryeviç Lermontov
Gençliğimde ailemden ayrıldığım andan itibaren paranın satın alabileceği her zevki çılgıncasına tatmaya başladım, hepsinden de bıktım tabii. Grand monde’a atıldım sonra, sosyeteden usandım, kibar kadınları sevdim, onlar da beni sevdiler, ama onların sevgisi sadece kafamla onurumu dolduruyordu, yüreğim ise bomboştu… Okumaya, çalışmaya başladım – öğrenmekten de sıkıldım – ne ünün ne de mutluluğun öğrenmekle ilgisi olmadığını anladım, en mutlu insanlar bilgisiz insanlardır çünkü, ün de bir talih meselesidir, ün kazanmak için becerikli olmak yetiyor. Derken bunalmaya başladım…
Kısa zaman sonra Kafkasya’ya gönderildim; hayatımın en mutlu anıydı bu. Çeçen kurşunları arasında bunaltının yeri yoktur sanıyordum. Boşunaymış! Bir ay geçti, kurşun vızıltılarına da, ölümün yanı başımda dolaşmasına da öyle alıştım ki, sivrisineklerle daha çok ilgilenmeye başladım. Son umudumu yitirdiğim için eskisinden de çok bunalıyordum, Bela’yı evimde gördüğüm zaman, bana acıyan kader tarafından gönderilmiş bir melek olduğunu sandım onun, ne budalaymışım!.. Yine yanılmışım.
Yabani bir kızı sevmek, kibar bir kadını sevmekten pek farklı değilmiş; birinin hoppalığı insanı nasıl bıktırıyorsa ötekinin de bilgisizliği, basitliği o kadar bıktırıyor. Yine de hoşlanıyorum ondan; mutlu anlar yaşattı bana; onun uğruna canımı bile veririm ama arkadaşlığı renksiz bir arkadaşlık. Budala mıyım, kötü bir insan mıyım, bilmiyorum; bildiğim bir şey var: Ben belki de ondan daha çok acınacak haldeyim.
Şu anlamsız dünya ruhumu bozmuş; kafam tedirgin, yüreğim doymak bilmiyor; hiçbir şeyle yetinmiyorum; zevke nasıl alıştıysam acıya da öyle alışıyorum, hayatım gittikçe boşalıyor; bir tek çare kaldı benim için: yolculuk etmek.
Mihail Yuryeviç Lermontov
30 Eki 2014
Veciz Sözler
Bir gün aynanın karşısında, burnundaki kıllara ve azı dişlerinden birindeki dolguya (bir parçasının koptuğunu düşünüyordu) uzun uzun bakarken, birden gözlerini aynadaki gözlerine dikti ve yanağının seğirmesine eliyle engel olmaya çalışarak, ‘Başka bir yol bulmalısın Sulhi!' dedi yüksek ve kararlı bir sesle, 'Bu hayatın dışına çıkmak için intiharın dışında bir yol bulmalısın.' Sonra aynanın üzerindeki ışığı söndürdü, ağzını dayayıp musluktan su içti, gidip yatağına yattı.
Barış Bıçakçı
Barış Bıçakçı
29 Eki 2014
Oğuz Atay
Yaşar gibi yapmaktan, özlemez gibi yapmaktan, iyiymiş gibi yapmaktan, nefes alıp onu içimde tutmaktan, o nefeste boğulmaktan sıkıldım.
Sabahattin Ali
Müthiş bir can sıkıntısına ve melankoliye düşmemek için ne kadar gayret gösterdiğimi görmüyor musun?
Kendisinden beklentilerin en düşük olduğu ağaç galiba palmiye. Ne meyvesi var, ne dalları bir işe yarar ne de zavallı, ip kadar gölgesi bir derde deva olur. Palmiyeden yapılan bir mobilyanın iyi olduğunu ya da yapraklarının bilmem ne hastalığına iyi geldiğini ya da gölgesinde serin ve huzurlu bir öğle uykusu çekilebildiğini hiç duymadım. Kessek gövdesinin bile bir boka yarayacağını zannetmiyorum. Üstelik neredeyse hiçbir işe yaramıyor olmasına rağmen yaprakları olabildiğince yukarıda, kibirli ve artist.. Velhasıl işe yaramaz kelimesini bir palmiyeye yakıştırabiliyorum bir de kendime...
Evrene huzurunuzda mesajımı iletiyorum. Reenkarnasyon diye bir şey varsa eğer, sonraki hayatımı palmiye olarak geçirmek istiyorum. Amin...
Ali Lidar
27 Eki 2014
Sınırın Güneyinde Güneşin Batısında
Başkası olmadığım, yalnızca kendim olduğum için mutluydum. Bu açıdan bana yalnız kovboy denilebilirdi. Bütün takım oyunlarından nefret ediyordum. Başkasına karşı sayı almam gereken yarış türlerinden nefret ediyordum. Ben daha çok durmadan yüzmek istiyordum, yalnız ve sessizlik içinde.
Haruki Murakami
Haruki Murakami
26 Eki 2014
23 Eki 2014
Yaşamak Sanatı
Şu tek kelimelik ve oldukça basit “bilmiyorum” sözü veya 4. Louis’nin severek kullandığı “bir bakayım” ifadesi sabırla ve sebatla söylenebilse, konuşmaların ortalama değeri mucizevi tarzda yükseltilmiş olurdu.
André Maurois
André Maurois
1 Eki 2014
Defianda me Dios de mi
İnsanın, kendi gardiyanı olduğu bir hapishaneden kaçması çok zordu.
Hakan Günday
Hakan Günday
30 Eyl 2014
28 Eyl 2014
Birhan Keskin
Önü denizle başlayan bir kasabadaydık
sanki yıllardır buradaydık. her şey düzelecekti
orada doğmaya çabalayarak öldük.
sanki yıllardır buradaydık. her şey düzelecekti
orada doğmaya çabalayarak öldük.
27 Eyl 2014
26 Eyl 2014
24 Eyl 2014
22 Eyl 2014
21 Eyl 2014
20 Eyl 2014
16 Eyl 2014
The Ground Beneath Her Feet
"Bir yere ait olmayan insanlar ne olacak?"
"Nereye? Nereye ait olmayan?"
"Herhangi bir yere. Herhangi bir şeye, herhangi bir kimseye. Fiziksel olarak bir bağı olmayanlar. Uzay boşluğundaki kuyruklu yıldızlar gibi hiçbir çekim gücüne tabi olmayanlar...."
Salman Rushdie
"Nereye? Nereye ait olmayan?"
"Herhangi bir yere. Herhangi bir şeye, herhangi bir kimseye. Fiziksel olarak bir bağı olmayanlar. Uzay boşluğundaki kuyruklu yıldızlar gibi hiçbir çekim gücüne tabi olmayanlar...."
Salman Rushdie
14 Eyl 2014
12 Eyl 2014
11 Eyl 2014
10 Eyl 2014
Bazen deliliğim başlıyor. Uzağa, çok uzağa, kendimi unutacağım bir yere gitmek, unutulmak, kaybolmak, yok olmak istiyorum. Kendimden kaçıp, çok uzaklara, mesela Sibirya’ya gitmek, ahşap evlerde, çam ağaçlarının altında, gri gök, ve karın, lapa lapa yağan karın altında, gidip kendi hayatıma yeniden başlamak istiyorum. Ya da mesela Hindistan’a gitmek, parlak güneşin altında, göğe başlarını uzatmış ormanların altında, acayip insanlar arasında, kimsenin beni tanımadığı, kimsenin dilimi bilmediği, her şeyi kendimde hissedeceğim bir yere gitmek istiyorum. Ne var ki bu iş için yaratılmadığımı görüyorum. Hayır, ben tembelin biriyim. Yanlışlıkla dünyaya gelmişim. Bütün planlarıma göz yumdum. Aşktan, şevkten, her şeyden kenara çekildim.
Sâdık Hidâyet
8 Eyl 2014
7 Eyl 2014
Sâdi Şirazî
Sürmeyle körün gözü açılmaz, özü kötü olandan iyilik saçılmaz, köpekten insanlık beklenmez. Zakkum ağacından akıllılar bal beklemez. Vahşilerin elinden insanlık gelmez, taştan ayna yapılmaz, söğüt dalında gül bitmez.
3 Eyl 2014
2 Eyl 2014
31 Ağu 2014
7 Günah: Haset, Giotto 1306
Haset {Invidia) burada kocaman kulaklı, boynuzlu ve ağzından yılan çıkan çirkin bir kadın olarak tasvir edilmiştir.Bir torba para tutmaktadır ve ayaklarında kıskançlığın içinde yanan ateşi belirmektedir.
26 Ağu 2014
25 Ağu 2014
24 Ağu 2014
"Seni anlıyorum" demek büyük bir yalandır. Kocaman bir yalan. Kimse kimseyi anlayamaz ve tanıyamaz dünyada… Var olan en sağlam zırh insan vücududur. İçindekileri en iyi saklayan kasa odur. Koridorlarında birikenlerin kokusunu bile yaymaz dışarıya. Deliliğin kokusunu, anormalliğin kokusunu duyamazsın yanında gazete okuyan adamın, otobüs durağında. Sadece gördüklerin vardır. Beş duyunun algıladığı kadar anlarsın aileni, sevgilini, çocuğunu.
Hakan Günday
Hakan Günday
Her şey yarım kalmış gibi. Almanca da yarım kaldı zaten. Derdimi anlatacak kadar bile öğrenemedim. Gerçi Türkçe ne kadar anlatabilirim derdimi bilemiyorum. Derdimi çok iyi biliyorum da, hiç iyi anlatamıyorum. Kendi kendimeyken çok güzel anlatıyorum da. Oturup biriyle konuşayım dediğimde olmuyor. Aklımdakinin onda biri, içimdekinin yüzde biri anca dile geliyor. Gerisi içimde kalıyor. Kendinden de sıkılıyor insan bir süre sonra. İyi anlaşmak yetmiyor bazen.
Hakan Bıçakcı
Hakan Bıçakcı
23 Ağu 2014
Draco
Draco ya da Ejderha takımyıldızı
Hera altın elma bahçesini koruması için yüzlerce başa sahip bir ejderha olan Ladon'u görevlendirmiştir. Herkül'ün görevi, bu bahçeden altın elma çalmaktır. Herkül, ağaca dolanarak altın elmaları koruyan canavarı atlatmak için bir plan yapar. Planını uygulayabilmek için bir yardımcıya gereksinimi vardır. Bunun için, Zeus'a karşı geldiği için dünyayı omuzlarında taşımakla cezalandırılmış olan Atlas'ı seçer. Herkül, Atlas'a eğer
bir altın elma getirirse, dünyayı bu süre içinde Atlas'ın yerine taşıyabileceğini söyler. Atlas bu teklifi kabul eder. Herkül, bahçeye zehirli oklar fırlatarak Ladon'u öldürür ve dünyayı omuzlarında taşırken, Atlas Hesperidler'in bahçesinden üç altın elma koparıp Herkül'e getirir.
Hera, Ladon'un ölümüne çok üzülür ve kendisini kutupyıldızı yakınlarında gökyüzüne yerleştirerek onurlandırır.
18 Ağu 2014
Ekrandaki gezi programları felaketi
Bu programlar niçin yapılıyor?
Şımarık sunucu kız eşe dosta bir işle meşgul görünsün; kankasını hasetten çatlatsın diye mi?
Gittiği şehrin pazarını gezerken tezgâhtan aldığı balıkları "çooook ilginç sayın seyirciler" diyerek göğsüne bastıran genç televizyoncular nereden çıktı?
Sakın izleyicinin sevdiğini söylemeyin.
İzleyici üç beş malumat uğruna bu programlara katlanıyor!
Bir de rafine zevk(!) sahibi olarak tanıtılan adamlar var.
Yıllardır ekranda gezip tozuyorlar. Havaları bin beş yüz fakat bilgi diye art arda
sıraladıkları zırvalar beş para etmez!
Hatırlıyorum, böyle biri Bangkok'ta olmadık yerlere girip çıkmış sonra da bir Budist
tapınağa girip Türkiye Cumhuriyeti'nin bekası ve Kurtuluş Savaşı şehitleri
için mum yakıp uzun uzun dua etmişti!
Ciddiyet kisvesi altındaki bu cıvıklık karşısında donup kalmıştım.
Benden söylemesi...
Bu türden bir turist olmak istiyorsanız, evinizde oturun daha iyi!
Valiz aç, valiz topla eziyetine bile değmez.
Ha! Eşe dosta "ben de oralardaydım" demek, facebook'a fotoğraf koyup gösteri yapmak için onca yola
katlanacaksanız, siz bilirsiniz!
Ancak hani bu programlar dünyayı tanıttıklarını iddia ediyorlar...
Hayır! Dünya bu değil.
Bu programlardaki insanlar da "hakiki" değil.
Bu programların cıvık ruhu hiçbir biçimde bizim ruhumuz değil.
Yanlış hatırlamıyorsam...
Bir tarihte Süleyman Seyfi Öğün bu programlara yansıyan kültürel seviyesizliğe ve sunucuların vasıfsızlığına
şaşırmadığını; turizmin zaten böyle bir şey olduğunu yazmıştı.
Doğruydu, turizm dünya hakkında bir tür "görgüsüzlük" türetme sanatı olup çıkmıştı.
Süleyman Hoca özünde haklıydı.
Fakat bu kadar da yerlerde sürünülmez ki!
Tarihi ve dünyayı bu kadar hafife almak gerekmez ki!
Şimdi ben bu satırları yazarken...
Karşımdaki ekranda yine böyle bir gezi programı var.
Sunucu Hindistan'da dolaşıyor ve oraya gelmeden önce ülke hakkında çok bilgi edindiğini söylüyor.
Sonra da "İngilizler buraya yerleştiklerinde..." veya "Portekizliler burayı çok sevmiş, yerleşmişler" gibi laflar edip duruyor.
Haşmet Babaoğlu
Şımarık sunucu kız eşe dosta bir işle meşgul görünsün; kankasını hasetten çatlatsın diye mi?
Gittiği şehrin pazarını gezerken tezgâhtan aldığı balıkları "çooook ilginç sayın seyirciler" diyerek göğsüne bastıran genç televizyoncular nereden çıktı?
Sakın izleyicinin sevdiğini söylemeyin.
İzleyici üç beş malumat uğruna bu programlara katlanıyor!
Bir de rafine zevk(!) sahibi olarak tanıtılan adamlar var.
Yıllardır ekranda gezip tozuyorlar. Havaları bin beş yüz fakat bilgi diye art arda
sıraladıkları zırvalar beş para etmez!
Hatırlıyorum, böyle biri Bangkok'ta olmadık yerlere girip çıkmış sonra da bir Budist
tapınağa girip Türkiye Cumhuriyeti'nin bekası ve Kurtuluş Savaşı şehitleri
için mum yakıp uzun uzun dua etmişti!
Ciddiyet kisvesi altındaki bu cıvıklık karşısında donup kalmıştım.
Benden söylemesi...
Bu türden bir turist olmak istiyorsanız, evinizde oturun daha iyi!
Valiz aç, valiz topla eziyetine bile değmez.
Ha! Eşe dosta "ben de oralardaydım" demek, facebook'a fotoğraf koyup gösteri yapmak için onca yola
katlanacaksanız, siz bilirsiniz!
Ancak hani bu programlar dünyayı tanıttıklarını iddia ediyorlar...
Hayır! Dünya bu değil.
Bu programlardaki insanlar da "hakiki" değil.
Bu programların cıvık ruhu hiçbir biçimde bizim ruhumuz değil.
Yanlış hatırlamıyorsam...
Bir tarihte Süleyman Seyfi Öğün bu programlara yansıyan kültürel seviyesizliğe ve sunucuların vasıfsızlığına
şaşırmadığını; turizmin zaten böyle bir şey olduğunu yazmıştı.
Doğruydu, turizm dünya hakkında bir tür "görgüsüzlük" türetme sanatı olup çıkmıştı.
Süleyman Hoca özünde haklıydı.
Fakat bu kadar da yerlerde sürünülmez ki!
Tarihi ve dünyayı bu kadar hafife almak gerekmez ki!
Şimdi ben bu satırları yazarken...
Karşımdaki ekranda yine böyle bir gezi programı var.
Sunucu Hindistan'da dolaşıyor ve oraya gelmeden önce ülke hakkında çok bilgi edindiğini söylüyor.
Sonra da "İngilizler buraya yerleştiklerinde..." veya "Portekizliler burayı çok sevmiş, yerleşmişler" gibi laflar edip duruyor.
Haşmet Babaoğlu
17 Ağu 2014
İnsanlar sana hakaret ettiklerinde, onlara yanıt vermezsen bu da zorlarına gider. Sen sadece, “teşekkür ederim” diyerek yoluna devam edersin. Bunu hazmetmek zordur… Çünkü, o kişinin egosunu derinden incitir. O seni aşağı, çamurun içine çekmeye çalıştığı halde sen bunu reddettin; O, şimdi orda tek başına kalmış oldu…
14 Ağu 2014
10 Ağu 2014
9 Ağu 2014
Dünyanın bilinen ilk yazılı anlaşması: Kadeş
Dünyanın en büyük iki imparatorluğu Hititlerle Mısırlılar niçin savaşa girdiler?
Tahta geçtiğinde Tutankamon henüz çocuk yaştadır ve üvey kız kardeşi Ankesenamon ile evlendirilir. Tutankamon 18 yaşındayken, sonradan mumyası üzerinde yapılan röntgen incelemeleriyle anlaşıldığı üzere, kafatasına aldığı bir darbeyle öldürülmüştür. Bugün, cinayetin Baş rahip Eje tarafından işlendiği kabul ediliyor.
Baş rahip Eje, firavun Tutankamon'u öldürdükten sonra firavun olmak ister. Bunun en kestirme yolu kraliçe Ankesenamon ile evlenip tahta geçmektir. Ankesenamon, kocasını, Eje'nin öldürdüğünü bildiği için mi, yoksa Eje kendisinden çok yaşlı olduğu için mi bilinmez; onunla asla evlenmek istemiyor. Ama Eje, bu konuda kararlıdır. Ankesenamon'un bulabildiği tek çözüm adını ve ününü duyduğu Hitit kralı Suppiluliuma'dan yardım istemektir.
Suppiluliuma'nın oğlu II. Murşiliş'in yazdığına göre bu yardım isteği şöyle çıkıyor ortaya:
"Mısırlılar, Amka zaferini duyunca korktular. Üstelik firavunları da ölmüş olduğu için, Mısır'ın dul kraliçesi, babama bir elçi ile şu mektubu yolladı: Kocam öldü. Benim oğlum yok. Duyduğuma göre sende oğul çokmuş. Eğer bana oğullarından birisini verirsen onu koca yapacağım. Tebamdan birisini kocam yapmayı asla istemiyorum. Ona koca olarak saygı duyamam."
II. Murşiliş, devam ediyor anılarına:
“Babam, iyi yürekli olduğu için kadının sözünü dinledi ve göndereceği oğlunu seçti.”
Suppiluliuma, Mısır firavunluk soyunun Hititlere geçeceği hayalini kurarak oğlu Zannanza'yı küçük bir askeri birlikle Mısır'a yollar. Hitit tabletlerinden anlaşılacağı üzere, prens Zannanza'nın sınırı geçtikten bir süre sonra öldürüldüğü haberi gelir Hitit ülkesine. Firavun olmak için gün sayan Eje, Ankesenamon'un bu girişimini öğrenmiş ve yolladığı orduyla Zannanza'nın birliğini kuşatarak yok ettirmiş hepsini. Suppiluliuma, bu olaya çok üzülmüştür. Yine tabletlerden anlaşıldığına göre günlerce ağlamış ve intikam yeminleri ederek tanrılara kurbanlar sunmuş.
Bu sırada Mısır tahtında Akhenaton'la birlikte ortaya çıkan gevşeklik ve karışıklıklar sonrasında artık güçlü bir firavun vardır: II.Ramses. II. Ramses, daha imparatorluğunun ilk yıllarında düzeni kurmak ve Mısır'ın gücünü çevreye kabul ettirebilmek için seferlere başlar. Hititler açısından bardağı taşıran damla, Suriye topraklarında Hititler'e bağlı olarak yaşayan Amurrular'ın birden Ramses'e bağlılıklarını açıklamalarıdır. Amurru prensi Benteşina, kendisine çok daha fazla tâvizler önermiş olan II. Ramses'in sözüne güvenerek Hititler'den kopmuş ve Mısırlıların safına katılmıştır.
O dönemin güç dengeleri içinde II. Ramses'in ilerleyişini durduracak tek güç vardı dünyada: Hititler. Artık yeni Hitit kralı Muvatallis için yapacak başka bir şey kalmamıştı: Hem sınırlarına yeniden biçim vermek hem de Suppiluliuma'dan kalma intikamı almak (Prens Zannanza'nın öldürülmesi olayı). Dolayısıyla iki ulusun savaşa girişmesi kaçınılmazdı. Öyle de oldu. İki ordu, Halep ile Şam'ın ortasında bir yerde olan Kadeş'te karşı karşıya geldiler.
Savaş bir süre sürüyor. Ondan sonra her iki ordu da geri çekildiği için kimse kimseye üstünlük sağlayamıyor. Savaşı kimse kazanamayınca Kadeş Antlaşması imzalandı
Antlaşmanın temel düzenlemesi bu iki ülkeden birisine yönelik bir saldırı ya da tehdide karşı ötekinin ona yardım edeceği ve savaşa birlikte gireceğidir.
Bugün NATO Antlaşmasının 5. maddesini aşağı yukarı aynı düzenlemeye sahiptir.
Tahta geçtiğinde Tutankamon henüz çocuk yaştadır ve üvey kız kardeşi Ankesenamon ile evlendirilir. Tutankamon 18 yaşındayken, sonradan mumyası üzerinde yapılan röntgen incelemeleriyle anlaşıldığı üzere, kafatasına aldığı bir darbeyle öldürülmüştür. Bugün, cinayetin Baş rahip Eje tarafından işlendiği kabul ediliyor.

Baş rahip Eje, firavun Tutankamon'u öldürdükten sonra firavun olmak ister. Bunun en kestirme yolu kraliçe Ankesenamon ile evlenip tahta geçmektir. Ankesenamon, kocasını, Eje'nin öldürdüğünü bildiği için mi, yoksa Eje kendisinden çok yaşlı olduğu için mi bilinmez; onunla asla evlenmek istemiyor. Ama Eje, bu konuda kararlıdır. Ankesenamon'un bulabildiği tek çözüm adını ve ününü duyduğu Hitit kralı Suppiluliuma'dan yardım istemektir.
Suppiluliuma'nın oğlu II. Murşiliş'in yazdığına göre bu yardım isteği şöyle çıkıyor ortaya:
"Mısırlılar, Amka zaferini duyunca korktular. Üstelik firavunları da ölmüş olduğu için, Mısır'ın dul kraliçesi, babama bir elçi ile şu mektubu yolladı: Kocam öldü. Benim oğlum yok. Duyduğuma göre sende oğul çokmuş. Eğer bana oğullarından birisini verirsen onu koca yapacağım. Tebamdan birisini kocam yapmayı asla istemiyorum. Ona koca olarak saygı duyamam."
II. Murşiliş, devam ediyor anılarına:
“Babam, iyi yürekli olduğu için kadının sözünü dinledi ve göndereceği oğlunu seçti.”
Suppiluliuma, Mısır firavunluk soyunun Hititlere geçeceği hayalini kurarak oğlu Zannanza'yı küçük bir askeri birlikle Mısır'a yollar. Hitit tabletlerinden anlaşılacağı üzere, prens Zannanza'nın sınırı geçtikten bir süre sonra öldürüldüğü haberi gelir Hitit ülkesine. Firavun olmak için gün sayan Eje, Ankesenamon'un bu girişimini öğrenmiş ve yolladığı orduyla Zannanza'nın birliğini kuşatarak yok ettirmiş hepsini. Suppiluliuma, bu olaya çok üzülmüştür. Yine tabletlerden anlaşıldığına göre günlerce ağlamış ve intikam yeminleri ederek tanrılara kurbanlar sunmuş.
Bu sırada Mısır tahtında Akhenaton'la birlikte ortaya çıkan gevşeklik ve karışıklıklar sonrasında artık güçlü bir firavun vardır: II.Ramses. II. Ramses, daha imparatorluğunun ilk yıllarında düzeni kurmak ve Mısır'ın gücünü çevreye kabul ettirebilmek için seferlere başlar. Hititler açısından bardağı taşıran damla, Suriye topraklarında Hititler'e bağlı olarak yaşayan Amurrular'ın birden Ramses'e bağlılıklarını açıklamalarıdır. Amurru prensi Benteşina, kendisine çok daha fazla tâvizler önermiş olan II. Ramses'in sözüne güvenerek Hititler'den kopmuş ve Mısırlıların safına katılmıştır.
O dönemin güç dengeleri içinde II. Ramses'in ilerleyişini durduracak tek güç vardı dünyada: Hititler. Artık yeni Hitit kralı Muvatallis için yapacak başka bir şey kalmamıştı: Hem sınırlarına yeniden biçim vermek hem de Suppiluliuma'dan kalma intikamı almak (Prens Zannanza'nın öldürülmesi olayı). Dolayısıyla iki ulusun savaşa girişmesi kaçınılmazdı. Öyle de oldu. İki ordu, Halep ile Şam'ın ortasında bir yerde olan Kadeş'te karşı karşıya geldiler.
Antlaşmanın temel düzenlemesi bu iki ülkeden birisine yönelik bir saldırı ya da tehdide karşı ötekinin ona yardım edeceği ve savaşa birlikte gireceğidir.
Bugün NATO Antlaşmasının 5. maddesini aşağı yukarı aynı düzenlemeye sahiptir.
8 Ağu 2014
Türk Trinity

Nuray Bilgili
5 Ağu 2014
4 Ağu 2014
Pale Blue Dot
Şu noktaya tekrar bakın. Orası evimiz. O biziz. Sevdiğiniz ve tanıdığınız, adını duyduğunuz, yaşayan ve ölmüş olan herkes onun üzerinde bulunuyor. Tüm neşemizin ve kederimizin toplamı, binlerce birbirini yalanlayan din, ideoloji ve iktisat öğretisi; insanlık tarihi boyunca yaşayan her avcı ve toplayıcı, her kahraman ve korkak, her medeniyet kurucusu ve yıkıcısı, her kral ve çiftçi, her aşık çift, her anne ve baba, umut dolu çocuk, mucit, kâşif, ahlak hocası, yoz siyasetçi, her süperstar, her "yüce önder", her aziz ve günahkâr onun üzerinde - bir günışığı huzmesinin üzerinde asılı duran o toz zerresinde.
Evrenin sonsuzluğu karşısında dünya çok küçük bir sahne. Bütün o generaller ve imparatorlar tarafından akıtılan kan nehirlerini düşünün, kazandıkları zaferle bir toz tanesinin bir anlık efendisi oldular. O zerrenin bir köşesinde oturanların başka bir köşesinden gelen ve kendilerine benzeyen başkaları tarafından uğradığı bitmez tükenmez eziyetleri düşünün, ne çok yanılgıya düştüler, birbirlerini öldürmek için ne kadar hevesliydiler, birbirlerinden ne kadar çok nefret ediyorlardı.
Böbürlenmelerimiz, kendimize atfettiğimiz önem, evrende ayrıcalıklı bir konumumuz olduğu hakkındaki hezeyanımız, hepsi bu soluk ışık noktası tarafından yıkılıyor. Gezegenimiz, onu saran uzayın karanlığı içinde yalnız bir toz zerresi. Bu muazzam boşluk içindeki kaybolmuşluğumuzda, bizi bizden kurtarmak için yardım etmeye gelecek kimse yok.
Dünya, üzerinde hayat barındırdığını bildiğimiz tek gezegen. En azından yakın gelecekte, gidebileceğimiz başka yer yok. Ziyaret edebiliriz, ama henüz yerleşemeyiz. Beğenin veya beğenmeyin, şu anda Dünya sığınabileceğimiz tek yer.
Gökbilimin mütevazılaştırıcı ve kişilik kazandıran bir deneyim olduğu söylenir. Belki de insanın kibrinin ne kadar aptalca olduğunu bundan daha iyi gösteren bir fotoğraf yoktur. Bence, birbirimize daha iyi davranma sorumluluğumuzu vurguluyor, ve bu mavi noktaya, biricik yuvamıza.”
Carl Sagan
3 Ağu 2014
2 Ağu 2014
Kör Baykuş
Artık ne arzum kaldı, ne de kinim. İçimdeki insanı yitirdim. Kaybolsun diye de bir yere bırakıverdim. Hayatta insan ya melek olmalı, ya doğru dürüst bir insan, ya da hayvan. Ben onlardan hiçbiri olmadım. Hayatım ebediyen kayboldu. Ben bencil, acemi ve zavallı olarak dünyaya gelmiştim. Şimdi artık geri dönüp başka bir yol seçmek imkânsız. Bundan böyle anlamsız gölgeler peşinde gidemem, yaşamla yaka paça olamam, güreş tutamam. Sizler gerçekte yaşadığınızı zannediyorsunuz. Elinizde hangi sağlam kanıt ve mantık var? Ben artık ne bağışlamak, ne bağışlanmak, ne sağa ne de sola gitmek istiyorum.
Sadık Hidayet
Sadık Hidayet
1 Ağu 2014
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
%2B-%2BThe%2Bevening%2Bmeal.jpg)








.jpg)