20 Nis 2014

19 Nis 2014

Ebrehe ve Ebabil kuşları

Her şey bir kıskançlıkla başlıyor.

Ebrehe Yemen’de, Habeşistan Krallığına bağlı hristiyan bir vali idi ve "Ne var bu Mekkede. Bütün Araplar oraya koşuyor, tavaf için. Ticaret orada, hayat orada... Ne var sende ey Kábe!" diyordu .
Arapların her sene hac amacıyla Mekke'ye gitmelerini istemiyordu. Büyük bir kilise yaptırdı ve ismini 'Kuleys' koydu.Arapların akın akın tapınağa geleceğini duşünmekteydi. Bekledi bekledi, ama umduğu ilgiyi goremedi. insanlar yine Kábe'ye gidiyordu.
Ebrehe'nin haccı engelleme niyeti Yemen'li Arapları öfkelendirdi. Rivayete göre Nukayl isminde bir yerli, Kuleys’e girerek kimsenin olmadığı bir zamanda içeriyi harabeye çevirdi, kirletti ve kayıplara karıştı. Ebrehe ağır bir hakarete uğramıştı. Olayın üzerine bir de kilisenin yanması eklenince vali intikam almaya karar verdi;
Kâbe’yi yıkmak ve enkazı fillerle Yemen'e taşımak için 19 Fil ve altmışbin Habeşliden oluşan ordusu ile harekete geçti. Bu ordunun önünde Mahmud adlı bir fil de vardır. Ordu mekke'ye yaklaştığında Mahmud ilerlemeyi reddeder. Mekke dışındaki istikametlere doğru yürüse de, Mekke'ye yöneltildiğinde ısrarla durur.

Tam bu sırada deniz tarafında gökyüzü Ebabil kuşları ile doldu, gagaları ve ayaklarında taşıdıkları taşlar ile Ebrehe ordusunu taş yağmuruna tuttular.İstilacı ordu bozguna uğradı. Etleri lime lime dökülerek ölüyorlardı. Kalanlar Ebrehe de içlerinde olduğu halde perişan bir vaziyette Yemen'e doğru kaçtılar.

16 Nis 2014

Artık hayal kurmaktan yoruldum. Herkes çok konuşuyor ve hepsi de kendinden çok emin. İnandıkları doğruları ispatlama gereği bile duymuyorlar. Herkes her şeyi biliyor. ”Az bir sakin olun, hanginize inanacağımı şaşırdım” diye bağırmak istiyorum. Ama bağırmıyorum. Onun yerine bir sigara daha sarıyorum. Çünkü birini dinlerken gözlerine bakamıyorum. Hepimizin gözlerinde birer mezar taşı gizli. Benimkinin üstünde yazanları okutmak istemiyorum.

Burak Aksak
Hayat her zamanki sıkıcı ve yıldırıcı bir biçimde devam etti. Kısa bir süre önce yaşadıklarımı geçici deliliğe bağlamış, her şeyi zihnimde hayal ettiğime kanaat getirmiştim. Hayatta asıl önemli iki şey, unutmamak gerekir ki, acıdan kaçmak ve geceleri iyi uyumaktır. Öyle değil mi?

Charles Bukowski

9 Nis 2014

Ben bilmek istiyorum, hayat gerçekten bir avuç yerde durmadan dönüp durmak, sonra da yaşlanıp ölüp gitmek mi yoksa bu dünyada başka türlü yaşamak mümkün mü?

Samed Behrengi

6 Nis 2014

Yirmi yıl önce dünyayı değiştirebileceğimi zannederdim. On yıl önce dünyanın buna değmeyeceğine, çevremi ve kendimi değiştirmemin yeterli olacağına inandım. Bir kaç yıl önce de iyice hedef küçültüp, sadece kendimi değiştirebilmek için harcamaya başladım bütün enerjimi..
Şimdi ise çoraplarımı değiştirmeye bile üşeniyorum. Bok yesin her şey değişir diyen filozof.
Söyleyeceğimiz çok şey var aslında. Ama üşeniyoruz. Ve çok sıkıldık. Önceleri müthiş bir hevesle acılarımızı paylaşacak insan ararken etrafımızda, şimdi kimseler soru sormasın istiyoruz. Sorduklarında ise yakınlık derecesine göre 'hayat' ya da 'siktiret' diye cevap verip susuyoruz. Söyleyecek şeyimiz olmadığından değil, söyleyecek çok şeyimiz var aslında ama bugüne kadar anlattıklarımız hiçbir işe yaramadığından konuşmak istemiyoruz.  İstediğimiz tek şey sükunet. Durmadan 'neyin var?' diye sorular soran bir insandan daha kötü tek şey geliyor aklıma. Durmadan 'neyin var ?' diyen birden fazla insan.. İnsanların bize yapacakları en büyük iyilik çenelerini kapalı tutup aptalca sorular sormaktan vazgeçmeleri. Bize baktıklarında arkamızdaki duvarı gören insanlar istiyoruz çevremizde hepsi bu..

4 Nis 2014

Sıkıntı.. Büyük.. Dağılmıyor ne yapsam. Tuhafım.. Tırnakla et arasındaki pislik gibiyim, gönülsüzce verilen selam gibi, tam namaza duracakken bozulan abdest gibi. Nesli tükenme riski bulunmadığı için kimselerin aklına gelmeyen özelliksiz bir hayvan gibiyim, çarşı iznine askeri kıyafetlerle çıkan vasıfsız er gibi, cari açık gibi, ısınan küre, patlak ampül, yarılmış teker, kokmuş et.. Cami avlusu yerine musalla taşına bırakılmış yatalak bir ihtiyar gibiyim, ingilizce sınavında mal mal etrafa bakınan onikinci sınıf öğrencisi gibi, bozuk küçük ev aleti gibi, kabı yırtık üçüncü sınıf cinayet romanı gibi, Denizaltı'daki sineklik gibi, Afrika'da Ufo, Kuzey Kutbu'nda derin dondurucu gibi.. Ağartmayan dandik çamaşır suyu gibi...
Ömrüm şimdi ilk kez gittiğim bir şehrin Kamil Koç bekleme salonunun televizyonundan Otobüs geldiğinde yarım kalacağını bile bile izlediğim bir film.
Nasıl da dışardan bakıyorum kendime.Nasıl da yabancı.Nasıl da tedirgin Sanki girmediğim mücadeleleri bile
kaybettim.

1 Nis 2014

Hayata sığmak kolay değil, elin kolun sığsa tuttukların sığmıyor, ayakların girse hayallerin girmiyor, belin dönse gözün arkada bıraktıklarında kalıyor, hep bir darlık, darlık, sıkışma, sonra da bakılıyor ki, insan gire gire daha giriş kapısında durmuş, orayı da tıkamış, ötesi bomboş, yiğitsen ilerle. Bilinen beylik şeyler, evlenmek, işe girip çalışmak, yorulmak, hastalanmak, yaşlanmak, umduğunu bulamamak ve gitmek istemek…

Şule Gürbüz

28 Mar 2014

"Never stop. Never stop fighting. Never stop dreaming."
Tom Hiddleston
Şeytanları tarafından işkence edilen insan farkında bile olmadan öcünü en yakınından alır.

Franz Kafka

20 Mar 2014


Yaşam beni dehşete düşürüyor. Yemek, uyumak ve çıplak dolaşmamak için insanın yapmak zorunda kaldıkları ürkütücüydü. 
Özgür olmak, haftanın 5 günü yapmak istediğin herşeyden vazgeçip, düşünmekten dahi kendini alıkoyup, çişe gittiğin vakitleri hesaplayıp gece yatağa girip ayaklarını uzatmak değil.
Özgür olmak, haftanın 5 günü 3 kuruşa nefret ettiğin bir sürü insanla dipdibe yaşayıp, zoraki gülücükler saçıp, renklerinden arınmaya çalışarak 2 günü beklemek değil.
Özgür olmak, insanların seni sevmesi uğruna sevmediğin herşeyi yapmak, iğrendiğin birşeye “ah çok güzel olmuş” demek değil.
İnsanlardan hoşlanmıyorum, samimiyetle söylüyorum tümünden olmasa bile büyük çoğunluktan hoşlanmıyorum.
Kötü oldukları için değil, zavallı oldukları için değil. Hepsini anlayabilirim. Hepsine mazaretler bulup, anlayışla karşılayabilirim. Hoşlanmıyorum. Bu benimle alakalı.
Ne hastalıklı bir duygu değil mi? Bence değil işte. Bence çok doğal, olağan.

Charles bukowski
Fireflies by John Bridges photography

19 Mar 2014

…Mersin’de bir adam, lop yumurtayı çiğnemeden yutarım diye arkadaşıyla iddiaya giriyor. Genç bir adam. Yumurtayı yutuyor ama yumurta o kadar sıcak ki, adamın midesi yanıyor, adam anlamıyor bunu, sonra da ölüyor. Böyle bir şey. Çok saçma değil mi? Kahvaltıda önümde duran yumurtaya bakarken bu geldi aklıma. Sonra şunu düşündüm Selma. Ben sanki o yumurta haberini okuduğumdan beri, bir armağan, bir mucize olduğu söylenen şu hayatın saçma sapan bir şekilde bitebileceğinden korktum hep. İçimde böyle bir korku varken de hayatın tam da bu şekilde, yani saçma sapan bir şekilde sürdüğünü anlamadım. Asıl bundan korkmam gerektiğini anlamadım.

Barış Bıçakçı

17 Mar 2014

Mont-Saint-Michel

Günler öylece kendi kendine geçsin diye bir camın arkasında durdum. Bana dokunmasın hiçbir şey, hiçbir şey yarama merhem olmasın iyileşecekse, hiçbir şeysiz iyileşsin diye bir camın arkasında durup akan hayata ve zaman baktım.

Birhan Keskin

16 Mar 2014

Lalaria Beach, Skiathos, Greece
Bir deniz kenarı düşlüyorum. Sakin, kıpırtısız ve huzurlu. Yönüm güneşe dönük. İnsanın Azrail bile gelse gülümseyerek karşılayabileceği kadar güzel her şey. Sonra birdenbire iri kara bir sinek biçimsiz vızıltısıyla önce kafamın üzerinde pike yapıyor, sonra da terli göbeğimin ortasına konuyor. Kovuyorum elime. Üşengeç in kalklardan başka bir işe yaramıyor bu hamle. Göbeğimden bacaklarıma, bacaklarımdan enseme, ensemden tekrar göbeğime... Kararlı hareketlerle kovmak değil öldürmek üzere hamle yapmaya başlıyorum bu kez. Beceremiyorum. O an fark ediyorum. İğrenç şekilde terliyim. Ve yalnızım. Sonra insan artığı pet şişeleri fark ediyorum. Plajın biçimsiz taşlarına takılıyor sonra gözüm. Deminden beri huzurla baktığım güneş cehennem zebanisi gibi görünmeye başlıyor artık. Amına kodumun sineği duruyor hala yerinde. Mücadele etmekten vazgeçtim. Sadece kalkmak istiyorum... Odama gitmek istiyorum...

Öyle işte... Ne zaman güzel bir şey düşlemeye kalksam saçma bir sinek musallat oluyor düşümün göbeğine. Kendi kafamda yarattığım sinekle bile mücadele edemiyorum. Hayal kırıklıkları, delirten özlemeler, üşenmeler ve can sıkıntısı ve can sıkıntısı ve hiç azalmayan can sıkıntısı. Hepsinin obsesif karşılığı sinek oluyor bende. Kafka'nın böceği varsa benim de sineğim var lan diyorum kendi kendime. Sebep olanların gözü kör olsun!

Ali Lidar

Termal Yalova

İnanışa göre: Bitinya’da (Bugünkü Yalova’nın da içinde bulunduğu topraklar) Menodora, Metrodora ve Nymphodora isimlerini taşıyan üç kız kardeş yaşamaktadır. Bunlar genç kız çağına geldiklerinde, Hristiyanlığı kabul eder ve Pythia (BugünTermal) hamamlarının civarındaki tepelerden birine çekilerek,burada ibadetle meşgul olurlar. Bir süre sonra, bu genç kızların bir takım kerametler gösterip, Termal’e gelen hastaları iyi ettiklerine inanılır. Bu durum onların saygınlığını arttırır ve tanınmalarını sağlar. 
O zamanlar, Roma İmparatoru, koyu bir putperest olan Galerius Maximianus (İS. 305- 311)`dur.
Durumu öğrenen İmparator, yörenin valisi olan Fronto`yu görevlendirir. Fronto da, Üç Kızkardeş`e bir elçi göndererek, Hıristiyanlığı terk etmelerini ve putperestliğe dönmelerini önerir. Ayrıca, onlara asillerle evlenme olanaklarını da sunar.
Genç kızlar, bu isteği reddederler; İsa`nın yolunda olduklarını belirterek, kendilerine sunulan hediyeleri ve ödülleri değersiz bulduklarını ifade ederler.
                                                                    
Bunun üzerine, önce içlerinde yaşça en büyük olan Menodora, demir bir çubukla, bedeninde sağlam bir kemik kalmayıncaya kadar dövülerek öldürülür.
Daha  sonra,  Metrodora  simsiyah  oluncaya  kadar mumlarla yakılır ve ölünceye kadar demir çubuklarla dövülür.
Nymphodora  ise  çubuklarla  dövülerek  ve  demir pençelerle bedeni parçalanarak öldürülür.
Hristiyan inancına göre elçi onların bedenlerinin yakılmasını emrettiğinde, aniden gökyüzünden gelen bir alev, azizeleri şehit edenleri içine alarak yok eder. Daha sonra bir yağmur başlar ve ateşi söndürür. İnananlar da Üç Azize`yi saygıyla toprağa verirler. Yöre  halkının  Üç  Kızkardeş`e  ya  da  Üç  Azize`ye duydukları saygı giderek artar ve kısa süre sonra da mezarları bir ziyaretgâh halini alır.







 
                      Yalova





13 Mar 2014

30 Oca 2014

Hiç kimse egosunu tamamıyla yenmiş olduğuna çok güvenmesin, çünkü o uzun süre derinlerde gizlenir de, bir elverişli durum bulur bulmaz gene ortaya çıkıverir. Tıpkı Aisopos'un masalında genç bir kıza dönüşen kedinin, masanın başında hanım hanımcık otururken yanıbaşından bir fare geçince herşeyi unutup atılıvermesi gibi.

Francis Bacon

Venedik

Venice

29 Oca 2014

Hiçbir şey yapmamış gibi pişman..
Her şeyi yapmış gibi halsiz..
Her ikisinin de yükünü senelerce sırtımda taşımış gibi yorgunum..
Hayatın kaç ton yükü varsa alsın bir zahmet üzerimden eziliyorum!..

Kenan Rifai
İnsanların geleceğini bedenlerinin, yüzlerinin biçimi düzenler.

Yusuf Atılgan

Jack Kerouac

Ben düşünmekten yoruldum, benim yerime de düşünür müsün? Benim yerime ilgilenir misin insanlarla, yalanla, ihanetle, yalnızlıkla? Geceleri birdenbire bastıran sağanak yağışlı korkuları alır mısın yamacımdan? Gündüz gözüyle sevemiyorum kimseyi. Yüreğimdeki bu düğümü çözebilir misin?

Mucizevi Mandarin

Sıkı sıkı yapışabileceğim, bağlanabileceğim bir şeyler aramıştım sürekli. Yaşamı yaşamaya değer kılacak bir inanç, bir düşünce, bir insan olmalıydı bir yerlerde. Bir sokaktan diğerine, bir kitaptan ötekine, bir bakıştan bir başka bakışa hep bu acınası, saf, tehlikeli inançla koştum durdum. Dünyayı adım adım kat ettim, gözüme ilişen her deliğe, çukura, kovuğa ellerimi uzatıp karış karış aradım. Avuçlarımda bulduğum hep boşluktu, kader çizgilerimin arasındaki boşluk. Yaşamı bütünüyle ıskaladım.

Aslı Erdoğan

26 Oca 2014

Kashyapa Mudra


Kashyapa Mudra – mudra for balance and protection against negative energies
Kashyapa Mudra symbolizes tortoise, union of masculine and feminine and Sage Kashyapa (Hindu mythology). Like tortoise it creates a seal against negative energies. Use it when you find yourself in conflict situation or when among the group of negative people. You can hold this mudra when visiting places having dark past. Like union of masculine and feminine, this mudra helps in creating balance and grounding.
Make a fist and keep the tip of thumb between the pad of middle and ring finger as indicated. Sit comfortably with palms facing upwards. Breathe deeply and relax your torso.  You can do this mudra when needed for 5 to 15 minutes.
Affirmation: I am protected and experiencing bliss.


Sanskrit mudra kelimesi, Türkçe'de "mühür" anlamına gelmektedir.
Mudralar  el hareketleri, nefes teknikleri ve göz hareketleri şeklinde olabilir. Bedendeki farklı enerji kanallarını aktive ederek, fiziksel, zihinsel ve duygusal dengeleme sağlar.
Mudralar arasında en bilinenleri el mudralarıdır.
Parmaklarımız evrende bulunan 5 elementi temsil eder:
Baş parmak "ateş", işaret parmağı "hava", orta parmak "boşluk", yüzük parmağı "toprak" ve küçük parmak "su".  Bu 5 elementin uyumlu oranda bulunması sağlıklı bir zihin ve bedenin korunmasına yardımcı olur. El mudraları bu beş elementin dengelenmesini sağlar.
Resimdeki Kashyapa Mudra'dır. Negatif enerjilere karşı koruyucu olarak ve negatif enerjisini hissettiğiniz insanlar arasındayken kullanılır.


Lee Price

Sixteenth of September, Rene Magritte,1956

nevver:

Sixteenth of September, Rene Magritte

24 Oca 2014

Belki de dünya, başka bir gezegenin cehennemidir .

Aldous Huxley

Elde Hiç'le Kapı Kapı Dolaşmak

Yıllar önceydi, bir dostumla Çengelköy’de Çınaraltı’nda oturmuş sohbet ediyorduk. Birdenbire durup, etrafına bir baksana, deyiverdi:

Çevremizdeki insanlar ne kadar da hâllerinden memnun görünüyorlar. Birşey bildikleri, okuyup öğrendikleri yok, ama kendi hâllerince ne kadar da mutlular! Oysa biz, güya deliler gibi okuyoruz, sabahtan akşama tartışıp duruyoruz, bu arada birçok şey öğrendiğimizi de sanıyoruz ama buna karşın hâlimizden pek memnun olduğumuz söylenemez. Her şeyden evvel yalnızız, bu dünyada neler olup bittiğini anlamak için çektiğimiz onca ızdırab da cabası. Hiçbir şey bilmesek daha iyiymiş aslında. Baksana, her şeyden habersiz bir hâlde öylesine aptalca yaşamak, akıllı olmaya çalışmaktan daha keyifli görünüyor. Sanırım yanlış yoldayız.

Susup kalmıştım bu âni çıkış karşısında. Ağzımda birşeyler gevelemeye çalıştığımı hatırlıyorum ilim ve irfan sahibi olmanın önemine dair.

Fakat nafile, sözlerim beni bile ikna etmemiş olacak ki dostum tam hedeften vurmuş olmanın keyfiyle bakan gözlerini hazırlıksız yakalanmış gözlerime dikip, yaptığımız sadece felsefiyât, sadece tefelsüf. Aslında kendimizi kandırıp duruyoruz, dedi üstüne basa basa.

Neymiş? Hakikatmiş, yok ilimmiş, yok irfanmış, bütün bunların hepsi lâfazanlıktan ibaret. Elimizde kalan bir tek ızdırab ve hüzün. En iyisi aptalların arasına katılıp bu anlamsız hakikat arayışından, bizi böylesine mutsuz eden hakikat sevdasından vazgeçmek...

Bilirdim, sevgili dostum bunu hep yapardı ve aklınca damarıma basıp benim hâlimizi nasıl ve hangi yoldan savunacağımı iyice görmek isterdi. O da, ben de bilirdik ki hakikat sözkonusu olunca biz birbirimizi kandırmaya tevessül etmezdik. İsterdik ki hakikat, işimize gelmese bile, tüm ihtişamıyla, bütün çıplaklığıyla karşımıza çıksın ve bizi yerle bir etsin, biz bu sonuca en baştan razıydık. Çünkü bütün çabalarımız, nefsimizi, hakikatin onu incitemeyeceği şekilde terbiye etmek içindi zaten.

Temel kabulümüze göre, hakikat, hakikat ehlini incitemezdi, incitmemeliydi. Hakikatin hayaliyle (yalanla) bile karşılaşmayı göze alanlar, sırf sevgili yüzünü gösterdiği için, hiç ona gönül koyabilirler, hakikatin kendisinden ötürü ve dahî hakikat karşısında incinebilirler miydi? Hakikat bir nefsi incitiyorsa, o nefis için çıkılacak daha çok tepe var demekti.

Peçesini kaldırmak için elimi yüzüne uzattığım sevgili, elimi itmeyecek de aksine peçesini açmama izin verecek ve fakat ben onun cemalini görmekten ötürü pişman olacağım, işte bu şık, bizim defterimizde yazılı değildi. Bir kere söz vermiştik kendi kendimize: nârına da, nûruna da razı olacaktık, cemâline değil sadece, hayaline bile kavuşsak, çabalarımız boşa gitmiş sayılmayacaktı.

Ne var ki dostumun bu seferki salvosu diğerlerine benzemiyordu. Tereddütle hâlelenmiş gözlerim o konuşurken etraftaki masaların arasında dolandıkça, o bunu kendimden kuşkulanmaya başladığıma yoruyor, akıl ve zekânın değil, bilâkis gaflet ve hamakatın asıl mutluluk sebebi olduğuna dair öne sürmüş olduğu o güçlü tezin tarafımdan da çâr-nâ-çar kabul edileceğini umuyordu.

Bu sırada başka neler söylediğini, iddiasını temellendirmek için hangi derelerden masamıza su taşıdığını hatırlamıyorum bile. Tam olarak farkına varmış mıydı bilemiyorum, lâkin bu seferki atışı 12’den isabet etmişti.

Nefesim kesilmiş bir hâlde nefsime baktım, görünüşte dostum haklıydı. Kendimi gittikçe daha yalnız, daha çaresiz hissediyordum. Hakikate topluca yürünemeyeceğine, herkesin kendi hakikatine yine kendi başına ulaşması gerektiğine çoktan karar vermiştim bile. Üstelik bildikçe azalacağını umduğum ızdırabım yıllar geçtikçe daha da artmış, bilme çabalarım derdimi azaltan değil, artıran bir nitelik kazanmıştı. Okumanın, öğrenmenin sonu yoktu; hakkı verildiği takdirde huzur ve sükun sağladığı da söylenemezdi. Bir de ilmin dahî bir perde olduğu beyan edilmişti.

Her kapının kilidini açacağına, bütün karanlıkları ışığıyla aydınlatacağına, beni —elime geçirdiğim takdirde— yalanlardan, aldatmalardan koruyacağına inandığım ilmin kendisi bile en nihayet bir perdeyse, önümdeki onca perdeyi aralayacak olan başka ne vardı elimde?

Sadece bir hiç, hem de koskocaman bir HİÇ!

Güya yüksek hakikatleri ağızdan düşürmemek, büyük meseleler hakkında gürültülü lâflarla atıp tutmak, insanın kendisine sahte pâyeler vermesine neden olur çoğu kez. Okur-yazar tâifesinde ziyadesiyle tesadüf edilen gaflet ve hamakat alâmetlerinin başında da bu tür bir kibir hâli gelir sanırım.

Ne kibir değil mi, elde HİÇle kapı kapı dolaşmak?

Peki ya, şu çevre masalarda oturan kalabalıklar?
Gerçekten, ne kadar da çok hâllerinden memnun görünüyorlardı öyle. O güne mahsus bir durum muydu, yoksa sevgili dostumun atışları karşısında tereddüt anaforlarına gömülmüş bendenize mi öyle gelmişti, şimdi tam olarak kestiremiyorum ama hakikaten çevremizdeki insanlar sanki istisnasız, topluca memnun ve mesud görünüyorlardı hâllerinden.
İtiraf etmeliyim ki gaflet ve hamakat, o güne kadar hiç böylesine sevimli görünmemişti bana. Âdeta imrenmiş, içimden o kalabalıklara karışmayı bile geçirmiştim.
Ağzımdan belli belirsiz bir 'haklısın galiba' sözünün çıktığını hatırlıyorum.
Bu itiraf üzerine diğer masaların arasına karışmak amacıyla oturduğum iskemleden kalkmak üzere bir hamle yapmıştım ki arkamdan kuvvetli bir el omuzuma bastırıp beni yerime oturttu. Ben, bu da kim böyle, deyu arkama döndüm ve fakat kimseyi göremedim.

Hatırladığım tek şey, bu kâbustan kan ter içinde uyanmış olduğumdu.


 Dücane Cündioğlu
economyofspace:

cozy little space
Başkalarının kötülüğüyle mücadele etmek kolaydır, asıl zor olan insanın kendi içindeki kötülükle başetmesidir! Yıllarca akıtmakla tüketemediğin bir zehrin sahibinin içinde birikmesi, yavaş yavaş onu kemirip eritmesi… Bu nasıl bir azaptır, bilemezsiniz.

Murathan Mungan
saepphire:

❁

21 Oca 2014

Bekleyiş - Heinrich Vogeler 1900

Longing - Heinrich Vogeler
1900

Fernando Pessoa, Huzursuzluğun Kitabı

Hayatta kalabilmek için para kazanmak zorunda olan ve bunun için her sabah alarmla uyanan bizlere yaklaşık yüz yıl önceden şunları söyler Pessoa; Hayatta kalabilmek için nefret ettiğiniz işler yapacaksınız ve çalıştığınız her gün içinizdeki nefret biraz daha artacak. Git gide sadece yaptığınız işten değil kendinizden de nefret edeceksiniz. Ama bir taraftan da nefret ettiğiniz kendinizin varlığını sürdürebilmek için daha da hayvanca çalışmak zorunda kalacaksınız. Ve pek çoğunuz bu boktan varoluşunuzu sonlandıracak cesarete sahip olamayacağınız için, bu lanet paradoksun dişlileri arasında öğütüleceksiniz. Yaşam denilen hikayenin özeti bu işte.

Devendra Banhart Inaniel

20 Oca 2014

İnsanlar mutlaka değişir. Genellikle de asla olmayacaklarını söyledikleri şeye dönüşürler.

Charles Bukowski

7 Oca 2014

Size bir adres veremiyorum çünkü yakında hangi yollardan, niçin ve nasıl, nereye sürükleneceğimi bilemiyorum.

Arthur Rimbaud
valscrapbook:

697 by kajico** on Flickr.
Cam kırıkları gibidir bazen kelimeler,
Sussan acıtır, konuşsan kanatır.

Oğuz Atay

5 Oca 2014

Küçükken en büyük eğlencem, üç dört balıklı akvaryumumuzu seyretmekti. Hayvanlara bayıldığımdan değil tabi, oldum olası her türden canlıyla mesafe koymaya çalıştım araya... Neredeyse her an uğultuyla çınlıyordu ev. Kardeşlerimin gürültüsünden nefret ediyordum. Havladıkları için sokak köpeklerinden, miyavlayıp durdukları için kedilerden, sürekli bağırdığı için babamdan, mütamadiyen ağladığı için annemden ve kaçıp gidemeyecek kadar küçük olduğum için kendimden nefret ediyordum. Balıkları seviyordum sadece. Çünkü hiç gürültü yapmıyorlardı. Bulduğum her kısa boşlukta nefesimi tutup, göt kadar akvaryumda salak salak yüzüşlerini seyredip mutlu oluyordum. Gitmek isteyip de gidememenin acısını ta o zamanlardan çok iyi bilirim..
Doğup büyüdüğü yere ait değil insan. Acı çektiği ya da çok mutlu olduğu yere de ait değil. İnsan, olmak isteyip de olamadığı yere ait. Şey gibi bir his işte bu. Çok, çok susamak gibi. Siz anlamazsınız bu hissi, bir tek o anlar..

Ali Lidar

3 Oca 2014

Şimdi sen gidiyorsun ya, herkes sana benzeyecek..

Yılmaz Erdoğan
Her günü ayrı günah sayılacak o kadar zamanı birbirimizden habersiz yaşadık biz. Sonra merhamet etti Tanrı, bizi karşılaştırdı. Şimdi bu zamana kadar birbirimizde geç kaldığımız ne varsa izin ver hepsini tamamlayayım. O kadar çok boş konuştuk ki başka başka insanlarla artık bundan sonra edeceğimiz her laf teferruat. Sus.. Beni de sustur. Renkli elişi kağıtlarına hayallerimizi nakşedelim, farklı şekillerden aynı anlamları çıkaralım sonra. Sonra.. Sonrasının ne önemi var? Durma. Bende eksik olan ne varsa sende olanlarla tamamla..

Ali Lidar