Aynı yolu beraber yürüdüğümüzü sandığımız insanlar, aslında bize sadece gidecekleri yere kadar eşlik ediyor..
20 Mar 2014
Yaşam beni dehşete düşürüyor. Yemek, uyumak ve çıplak dolaşmamak için insanın yapmak zorunda kaldıkları ürkütücüydü.
Özgür olmak, haftanın 5 günü yapmak istediğin herşeyden vazgeçip, düşünmekten dahi kendini alıkoyup, çişe gittiğin vakitleri hesaplayıp gece yatağa girip ayaklarını uzatmak değil.
Özgür olmak, haftanın 5 günü 3 kuruşa nefret ettiğin bir sürü insanla dipdibe yaşayıp, zoraki gülücükler saçıp, renklerinden arınmaya çalışarak 2 günü beklemek değil.
Özgür olmak, insanların seni sevmesi uğruna sevmediğin herşeyi yapmak, iğrendiğin birşeye “ah çok güzel olmuş” demek değil.
İnsanlardan hoşlanmıyorum, samimiyetle söylüyorum tümünden olmasa bile büyük çoğunluktan hoşlanmıyorum.
Kötü oldukları için değil, zavallı oldukları için değil. Hepsini anlayabilirim. Hepsine mazaretler bulup, anlayışla karşılayabilirim. Hoşlanmıyorum. Bu benimle alakalı.
Ne hastalıklı bir duygu değil mi? Bence değil işte. Bence çok doğal, olağan.
Charles bukowski
19 Mar 2014
…Mersin’de bir adam, lop yumurtayı çiğnemeden yutarım diye arkadaşıyla iddiaya giriyor. Genç bir adam. Yumurtayı yutuyor ama yumurta o kadar sıcak ki, adamın midesi yanıyor, adam anlamıyor bunu, sonra da ölüyor. Böyle bir şey. Çok saçma değil mi? Kahvaltıda önümde duran yumurtaya bakarken bu geldi aklıma. Sonra şunu düşündüm Selma. Ben sanki o yumurta haberini okuduğumdan beri, bir armağan, bir mucize olduğu söylenen şu hayatın saçma sapan bir şekilde bitebileceğinden korktum hep. İçimde böyle bir korku varken de hayatın tam da bu şekilde, yani saçma sapan bir şekilde sürdüğünü anlamadım. Asıl bundan korkmam gerektiğini anlamadım.
Barış Bıçakçı
Barış Bıçakçı
17 Mar 2014
16 Mar 2014
Bir deniz kenarı düşlüyorum. Sakin, kıpırtısız ve huzurlu. Yönüm güneşe dönük. İnsanın Azrail bile gelse gülümseyerek karşılayabileceği kadar güzel her şey. Sonra birdenbire iri kara bir sinek biçimsiz vızıltısıyla önce kafamın üzerinde pike yapıyor, sonra da terli göbeğimin ortasına konuyor. Kovuyorum elime. Üşengeç in kalklardan başka bir işe yaramıyor bu hamle. Göbeğimden bacaklarıma, bacaklarımdan enseme, ensemden tekrar göbeğime... Kararlı hareketlerle kovmak değil öldürmek üzere hamle yapmaya başlıyorum bu kez. Beceremiyorum. O an fark ediyorum. İğrenç şekilde terliyim. Ve yalnızım. Sonra insan artığı pet şişeleri fark ediyorum. Plajın biçimsiz taşlarına takılıyor sonra gözüm. Deminden beri huzurla baktığım güneş cehennem zebanisi gibi görünmeye başlıyor artık. Amına kodumun sineği duruyor hala yerinde. Mücadele etmekten vazgeçtim. Sadece kalkmak istiyorum... Odama gitmek istiyorum...
Öyle işte... Ne zaman güzel bir şey düşlemeye kalksam saçma bir sinek musallat oluyor düşümün göbeğine. Kendi kafamda yarattığım sinekle bile mücadele edemiyorum. Hayal kırıklıkları, delirten özlemeler, üşenmeler ve can sıkıntısı ve can sıkıntısı ve hiç azalmayan can sıkıntısı. Hepsinin obsesif karşılığı sinek oluyor bende. Kafka'nın böceği varsa benim de sineğim var lan diyorum kendi kendime. Sebep olanların gözü kör olsun!
Ali Lidar
Termal Yalova
İnanışa göre: Bitinya’da (Bugünkü Yalova’nın da içinde bulunduğu topraklar) Menodora, Metrodora ve Nymphodora isimlerini taşıyan üç kız kardeş yaşamaktadır. Bunlar genç kız çağına geldiklerinde, Hristiyanlığı kabul eder ve Pythia (BugünTermal) hamamlarının civarındaki tepelerden birine çekilerek,burada ibadetle meşgul olurlar. Bir süre sonra, bu genç kızların bir takım kerametler gösterip, Termal’e gelen hastaları iyi ettiklerine inanılır. Bu durum onların saygınlığını arttırır ve tanınmalarını sağlar.
O zamanlar, Roma İmparatoru, koyu bir putperest olan Galerius Maximianus (İS. 305- 311)`dur.
Durumu öğrenen İmparator, yörenin valisi olan Fronto`yu görevlendirir. Fronto da, Üç Kızkardeş`e bir elçi göndererek, Hıristiyanlığı terk etmelerini ve putperestliğe dönmelerini önerir. Ayrıca, onlara asillerle evlenme olanaklarını da sunar.
Genç kızlar, bu isteği reddederler; İsa`nın yolunda olduklarını belirterek, kendilerine sunulan hediyeleri ve ödülleri değersiz bulduklarını ifade ederler.
Bunun üzerine, önce içlerinde yaşça en büyük olan Menodora, demir bir çubukla, bedeninde sağlam bir kemik kalmayıncaya kadar dövülerek öldürülür.
Daha sonra, Metrodora simsiyah oluncaya kadar mumlarla yakılır ve ölünceye kadar demir çubuklarla dövülür.
Nymphodora ise çubuklarla dövülerek ve demir pençelerle bedeni parçalanarak öldürülür.
Hristiyan inancına göre elçi onların bedenlerinin yakılmasını emrettiğinde, aniden gökyüzünden gelen bir alev, azizeleri şehit edenleri içine alarak yok eder. Daha sonra bir yağmur başlar ve ateşi söndürür. İnananlar da Üç Azize`yi saygıyla toprağa verirler. Yöre halkının Üç Kızkardeş`e ya da Üç Azize`ye duydukları saygı giderek artar ve kısa süre sonra da mezarları bir ziyaretgâh halini alır.
Yalova
30 Oca 2014
Hiç kimse egosunu tamamıyla yenmiş olduğuna çok güvenmesin, çünkü o uzun süre derinlerde gizlenir de, bir elverişli durum bulur bulmaz gene ortaya çıkıverir. Tıpkı Aisopos'un masalında genç bir kıza dönüşen kedinin, masanın başında hanım hanımcık otururken yanıbaşından bir fare geçince herşeyi unutup atılıvermesi gibi.
Francis Bacon
Francis Bacon
29 Oca 2014
Jack Kerouac
Ben düşünmekten yoruldum, benim yerime de düşünür müsün? Benim yerime ilgilenir misin insanlarla, yalanla, ihanetle, yalnızlıkla? Geceleri birdenbire bastıran sağanak yağışlı korkuları alır mısın yamacımdan? Gündüz gözüyle sevemiyorum kimseyi. Yüreğimdeki bu düğümü çözebilir misin?
Mucizevi Mandarin
Sıkı sıkı yapışabileceğim, bağlanabileceğim bir şeyler aramıştım sürekli. Yaşamı yaşamaya değer kılacak bir inanç, bir düşünce, bir insan olmalıydı bir yerlerde. Bir sokaktan diğerine, bir kitaptan ötekine, bir bakıştan bir başka bakışa hep bu acınası, saf, tehlikeli inançla koştum durdum. Dünyayı adım adım kat ettim, gözüme ilişen her deliğe, çukura, kovuğa ellerimi uzatıp karış karış aradım. Avuçlarımda bulduğum hep boşluktu, kader çizgilerimin arasındaki boşluk. Yaşamı bütünüyle ıskaladım.
Aslı Erdoğan
26 Oca 2014
Kashyapa Mudra
Sanskrit mudra kelimesi, Türkçe'de "mühür" anlamına gelmektedir.
Mudralar el hareketleri, nefes teknikleri ve göz hareketleri şeklinde olabilir. Bedendeki farklı enerji kanallarını aktive ederek, fiziksel, zihinsel ve duygusal dengeleme sağlar.
Mudralar arasında en bilinenleri el mudralarıdır.
Parmaklarımız evrende bulunan 5 elementi temsil eder:
Baş parmak "ateş", işaret parmağı "hava", orta parmak "boşluk", yüzük parmağı "toprak" ve küçük parmak "su". Bu 5 elementin uyumlu oranda bulunması sağlıklı bir zihin ve bedenin korunmasına yardımcı olur. El mudraları bu beş elementin dengelenmesini sağlar.
Resimdeki Kashyapa Mudra'dır. Negatif enerjilere karşı koruyucu olarak ve negatif enerjisini hissettiğiniz insanlar arasındayken kullanılır.24 Oca 2014
Elde Hiç'le Kapı Kapı Dolaşmak
Yıllar önceydi, bir dostumla Çengelköy’de Çınaraltı’nda oturmuş sohbet ediyorduk. Birdenbire durup, etrafına bir baksana, deyiverdi:
Çevremizdeki insanlar ne kadar da hâllerinden memnun görünüyorlar. Birşey bildikleri, okuyup öğrendikleri yok, ama kendi hâllerince ne kadar da mutlular! Oysa biz, güya deliler gibi okuyoruz, sabahtan akşama tartışıp duruyoruz, bu arada birçok şey öğrendiğimizi de sanıyoruz ama buna karşın hâlimizden pek memnun olduğumuz söylenemez. Her şeyden evvel yalnızız, bu dünyada neler olup bittiğini anlamak için çektiğimiz onca ızdırab da cabası. Hiçbir şey bilmesek daha iyiymiş aslında. Baksana, her şeyden habersiz bir hâlde öylesine aptalca yaşamak, akıllı olmaya çalışmaktan daha keyifli görünüyor. Sanırım yanlış yoldayız.
Susup kalmıştım bu âni çıkış karşısında. Ağzımda birşeyler gevelemeye çalıştığımı hatırlıyorum ilim ve irfan sahibi olmanın önemine dair.
Fakat nafile, sözlerim beni bile ikna etmemiş olacak ki dostum tam hedeften vurmuş olmanın keyfiyle bakan gözlerini hazırlıksız yakalanmış gözlerime dikip, yaptığımız sadece felsefiyât, sadece tefelsüf. Aslında kendimizi kandırıp duruyoruz, dedi üstüne basa basa.
Neymiş? Hakikatmiş, yok ilimmiş, yok irfanmış, bütün bunların hepsi lâfazanlıktan ibaret. Elimizde kalan bir tek ızdırab ve hüzün. En iyisi aptalların arasına katılıp bu anlamsız hakikat arayışından, bizi böylesine mutsuz eden hakikat sevdasından vazgeçmek...
Bilirdim, sevgili dostum bunu hep yapardı ve aklınca damarıma basıp benim hâlimizi nasıl ve hangi yoldan savunacağımı iyice görmek isterdi. O da, ben de bilirdik ki hakikat sözkonusu olunca biz birbirimizi kandırmaya tevessül etmezdik. İsterdik ki hakikat, işimize gelmese bile, tüm ihtişamıyla, bütün çıplaklığıyla karşımıza çıksın ve bizi yerle bir etsin, biz bu sonuca en baştan razıydık. Çünkü bütün çabalarımız, nefsimizi, hakikatin onu incitemeyeceği şekilde terbiye etmek içindi zaten.
Temel kabulümüze göre, hakikat, hakikat ehlini incitemezdi, incitmemeliydi. Hakikatin hayaliyle (yalanla) bile karşılaşmayı göze alanlar, sırf sevgili yüzünü gösterdiği için, hiç ona gönül koyabilirler, hakikatin kendisinden ötürü ve dahî hakikat karşısında incinebilirler miydi? Hakikat bir nefsi incitiyorsa, o nefis için çıkılacak daha çok tepe var demekti.
Peçesini kaldırmak için elimi yüzüne uzattığım sevgili, elimi itmeyecek de aksine peçesini açmama izin verecek ve fakat ben onun cemalini görmekten ötürü pişman olacağım, işte bu şık, bizim defterimizde yazılı değildi. Bir kere söz vermiştik kendi kendimize: nârına da, nûruna da razı olacaktık, cemâline değil sadece, hayaline bile kavuşsak, çabalarımız boşa gitmiş sayılmayacaktı.
Ne var ki dostumun bu seferki salvosu diğerlerine benzemiyordu. Tereddütle hâlelenmiş gözlerim o konuşurken etraftaki masaların arasında dolandıkça, o bunu kendimden kuşkulanmaya başladığıma yoruyor, akıl ve zekânın değil, bilâkis gaflet ve hamakatın asıl mutluluk sebebi olduğuna dair öne sürmüş olduğu o güçlü tezin tarafımdan da çâr-nâ-çar kabul edileceğini umuyordu.
Bu sırada başka neler söylediğini, iddiasını temellendirmek için hangi derelerden masamıza su taşıdığını hatırlamıyorum bile. Tam olarak farkına varmış mıydı bilemiyorum, lâkin bu seferki atışı 12’den isabet etmişti.
Nefesim kesilmiş bir hâlde nefsime baktım, görünüşte dostum haklıydı. Kendimi gittikçe daha yalnız, daha çaresiz hissediyordum. Hakikate topluca yürünemeyeceğine, herkesin kendi hakikatine yine kendi başına ulaşması gerektiğine çoktan karar vermiştim bile. Üstelik bildikçe azalacağını umduğum ızdırabım yıllar geçtikçe daha da artmış, bilme çabalarım derdimi azaltan değil, artıran bir nitelik kazanmıştı. Okumanın, öğrenmenin sonu yoktu; hakkı verildiği takdirde huzur ve sükun sağladığı da söylenemezdi. Bir de ilmin dahî bir perde olduğu beyan edilmişti.
Her kapının kilidini açacağına, bütün karanlıkları ışığıyla aydınlatacağına, beni —elime geçirdiğim takdirde— yalanlardan, aldatmalardan koruyacağına inandığım ilmin kendisi bile en nihayet bir perdeyse, önümdeki onca perdeyi aralayacak olan başka ne vardı elimde?
Sadece bir hiç, hem de koskocaman bir HİÇ!
Güya yüksek hakikatleri ağızdan düşürmemek, büyük meseleler hakkında gürültülü lâflarla atıp tutmak, insanın kendisine sahte pâyeler vermesine neden olur çoğu kez. Okur-yazar tâifesinde ziyadesiyle tesadüf edilen gaflet ve hamakat alâmetlerinin başında da bu tür bir kibir hâli gelir sanırım.
Ne kibir değil mi, elde HİÇle kapı kapı dolaşmak?
Peki ya, şu çevre masalarda oturan kalabalıklar?
Gerçekten, ne kadar da çok hâllerinden memnun görünüyorlardı öyle. O güne mahsus bir durum muydu, yoksa sevgili dostumun atışları karşısında tereddüt anaforlarına gömülmüş bendenize mi öyle gelmişti, şimdi tam olarak kestiremiyorum ama hakikaten çevremizdeki insanlar sanki istisnasız, topluca memnun ve mesud görünüyorlardı hâllerinden.
İtiraf etmeliyim ki gaflet ve hamakat, o güne kadar hiç böylesine sevimli görünmemişti bana. Âdeta imrenmiş, içimden o kalabalıklara karışmayı bile geçirmiştim.
Ağzımdan belli belirsiz bir 'haklısın galiba' sözünün çıktığını hatırlıyorum.
Bu itiraf üzerine diğer masaların arasına karışmak amacıyla oturduğum iskemleden kalkmak üzere bir hamle yapmıştım ki arkamdan kuvvetli bir el omuzuma bastırıp beni yerime oturttu. Ben, bu da kim böyle, deyu arkama döndüm ve fakat kimseyi göremedim.
Hatırladığım tek şey, bu kâbustan kan ter içinde uyanmış olduğumdu.
Dücane Cündioğlu
21 Oca 2014
Fernando Pessoa, Huzursuzluğun Kitabı
Hayatta kalabilmek için para kazanmak zorunda olan ve bunun için her sabah alarmla uyanan bizlere yaklaşık yüz yıl önceden şunları söyler Pessoa; Hayatta kalabilmek için nefret ettiğiniz işler yapacaksınız ve çalıştığınız her gün içinizdeki nefret biraz daha artacak. Git gide sadece yaptığınız işten değil kendinizden de nefret edeceksiniz. Ama bir taraftan da nefret ettiğiniz kendinizin varlığını sürdürebilmek için daha da hayvanca çalışmak zorunda kalacaksınız. Ve pek çoğunuz bu boktan varoluşunuzu sonlandıracak cesarete sahip olamayacağınız için, bu lanet paradoksun dişlileri arasında öğütüleceksiniz. Yaşam denilen hikayenin özeti bu işte.
20 Oca 2014
7 Oca 2014
5 Oca 2014
Küçükken en büyük eğlencem, üç dört balıklı akvaryumumuzu seyretmekti. Hayvanlara bayıldığımdan değil tabi, oldum olası her türden canlıyla mesafe koymaya çalıştım araya... Neredeyse her an uğultuyla çınlıyordu ev. Kardeşlerimin gürültüsünden nefret ediyordum. Havladıkları için sokak köpeklerinden, miyavlayıp durdukları için kedilerden, sürekli bağırdığı için babamdan, mütamadiyen ağladığı için annemden ve kaçıp gidemeyecek kadar küçük olduğum için kendimden nefret ediyordum. Balıkları seviyordum sadece. Çünkü hiç gürültü yapmıyorlardı. Bulduğum her kısa boşlukta nefesimi tutup, göt kadar akvaryumda salak salak yüzüşlerini seyredip mutlu oluyordum. Gitmek isteyip de gidememenin acısını ta o zamanlardan çok iyi bilirim..
Doğup büyüdüğü yere ait değil insan. Acı çektiği ya da çok mutlu olduğu yere de ait değil. İnsan, olmak isteyip de olamadığı yere ait. Şey gibi bir his işte bu. Çok, çok susamak gibi. Siz anlamazsınız bu hissi, bir tek o anlar..
Ali Lidar
3 Oca 2014
Her günü ayrı günah sayılacak o kadar zamanı birbirimizden habersiz yaşadık biz. Sonra merhamet etti Tanrı, bizi karşılaştırdı. Şimdi bu zamana kadar birbirimizde geç kaldığımız ne varsa izin ver hepsini tamamlayayım. O kadar çok boş konuştuk ki başka başka insanlarla artık bundan sonra edeceğimiz her laf teferruat. Sus.. Beni de sustur. Renkli elişi kağıtlarına hayallerimizi nakşedelim, farklı şekillerden aynı anlamları çıkaralım sonra. Sonra.. Sonrasının ne önemi var? Durma. Bende eksik olan ne varsa sende olanlarla tamamla..
Ali Lidar
28 Ara 2013
Büyük Yenilgiler Atlası
Çaresizce kabullenmekten başka seçeneğin kalmaz. Mağlup olmuşsundur. Başka türlü bir oyun başlar artık ve kendi hayatını tatsız bir film gibi izlersin..
Oysa bütün istediğin kıpırtısız bir hayattı. Sakin, dingin, hareketsiz. Mutlu olmaktan çoktan vazgeçmiştin, istediğin tek şey huzurdu. Huzurun yolu da mutlak eylemsizlikten geçiyordu. Ama ne zaman, ne eşya, ne de o izin verdi buna. Her şeyin tabi olduğu değişim yasalarından hayatını kurtaramadın. Alışkanlıklarını korumak pahasına direndiğini zannettiğin değişim yavaş yavaş sana ve eşyaya gününü ve gücünü gösterdi. Ne büyük ideallerin vardı ne kahramanlık hayallerin. Basit bir hayat, basit insanlar, zamanın ağır aktığı Safranbolu gibi bir yer ve ölürken bile kimsenin düzenini bozmayacak kadar farkedilmeyecek bir yaşam..Kurduğun hayallerin bile tek bir ortak noktası vardı. Basit, sıradan, sakin bir hayat.. Buna benzer bir şey kurduğunu zannetmiştin bir süre ama her sıradan insanın başına gelen senin de başına geldi.
Ali Lidar
27 Ara 2013
Georges Perec
Sabırlısın ama beklemiyorsun, özgürsün ama seçmiyorsun,müsaitsin ama hiçbir şey seni harekete geçirmiyor. Hiçbir şey istemiyor,hiçbir şey talep etmiyor, hiçbir şeyi dayatmıyorsun.
Hiç dinlemeden duyuyor,hiç bakmadan görüyorsun.
Hiç dinlemeden duyuyor,hiç bakmadan görüyorsun.
23 Ara 2013
20 Ara 2013
Sinek Isırıklarının Müellifi
Hayat, kendi kendilerini kopyalayan dev moleküllerden başka bir şey değil. Hayat dediğimiz şey sadece kimyadan ibaret. Periyodik tabloyu ezberlesek yeter. Evrendeki en bol iki elementin, hidrojen ve helyumun, aynı zamanda en hafif iki element olması her şeyi açıklıyor zaten. Böyle hafif bir evrende anlam ne arasın? Anlam ağırdır… Dibe çöker. Falcılar bu nedenle kahvenin telvesine bakarlar.
Barış Bıçakçı
Barış Bıçakçı
19 Ara 2013
16 Ara 2013
13 Ara 2013
İyi, ılımlı, yumuşak bir karakter, kısıtlı koşullarda hoşnut olabilir; öte yandan, hırslı, kıskanç ve kötü biri, tüm zenginliğe karşın hoşnut değildir. Sürekli sıradışı, zihinsel açıdan olağanüstü bir bireyselliğin tadına varan bir kimse için, genel olarak ulaşılmaya çalışılan hazlar bütünüyle gereksizdirler, hatta sadece rahatsızlık verici ve usandırıcıdırlar.
Bunun için Sokrates, satılmak için sergilenen lüks mallara bakarak, "Gereksinmediğim ne çok şey var." demişti.
Schopenhauer
12 Ara 2013
Bütün yorulmamışlıklarını birden bire ve bir kerede yoruluverir insan. Aniden. Bakkala gidip gelirken mesela. İki ekmek, bir yoğurt ve bir kısa parlıament alıp dönecektir alt tarafı. Alır da. Sonrası geçmeyecek bir yorgunluk işte. Bütün ölememişliklerini tek seferde öleceği gibi, bütün ağlayamadıklarını tek seferde ağladığı gibi, bütün sahip olduklarını tek seferde yitireceği gibi. Yorulmaz insan bazen. Yorulmaz, yorulmaz, yorulmaz. Sonra birden bire yoruluverir. Ekseriyetle bakkala giderken. İki ekmek, bir yoğurt...
Ali Lidar
11 Ara 2013
Felsefenin Tesellisi
Gerçek dostlar bizi toplumsal yaşamın sahte ölçütlerine göre değerlendirmezler; onların asıl ilgilendiği şey bizim kendi benliğimizdir. Bizim için duydukları sevgi, ideal ana-babaların çocuklarına duydukları sevgi gibidir, dış görünüşümüzden ya da toplumsal hiyerarşi içindeki konumumuzdan etkilenmez. Dolayısıyla, onların yanındayken eski püskü giysiler içinde dolaşmaktan ya da bu yıl çok az para kazandığımızı söylemekten çekinmeyiz.
Epikür
10 Ara 2013
9 Ara 2013
8 Ara 2013
3 Ara 2013
Yavaşlık
Yavaşlık ile hatırlama, hız ile unutma arasında gizli bir ilişki vardır. Bir şey hatırlamak isteyen kimse yürüyüşünü yavaşlatır. Buna karşılık, az önce yaşadığı kötü bir olayı unutmaya çalışan insan elinde olmadan yürüyüşünü hızlandırır.
Milan Kundera
Milan Kundera
1 Ara 2013
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)








