Aynı yolu beraber yürüdüğümüzü sandığımız insanlar, aslında bize sadece gidecekleri yere kadar eşlik ediyor..
6 Kas 2013
Kafesin Güvenliği
Kimi ruhlar çarmıha gerilidir. Kadim yaraları yüzünden yeniden ve yeniden gerilirler her iki koldan birer çiviyle. Birisi paslıdır çivinin. Onu çıkarmak hem zor, hem acılıdır. İki kolun asıldığı ve ruhu geren; gerdikçe çatlatan bu çarmıhın çivilerinden biri arzu, diğeri gereklilik; ya da biri aşk, öteki onaydır çoğu zaman. İçin için yansa da istediği yöne meyletmek için öteki paslı çivi tutar biteviye.
Birini koparmalı, birini sökmelidir. Yoksa daha fazla dayanamayacaktır. Sökülmeye aday olan taraf çoğu zaman yeni çividir. Arzu çivisi, onay çivisinden daha kolay sökülüp atılır. Daha az korkutucudur onu sökmek. Kendini yok etmek de olsa daha az suçluluk vardır o yanda. Eski esarete boyun eğmek yine de çarmıhtan kurtulmak olacaktır çünkü.
Ve fakat yeni bir çarmıh daha vardır: Nasıl yapmalı? Sorumluluk almadan, suçluluk hissetmeden… Kendini yok etmek isteyen, bunun da bulur bir yolunu. Bilir, öğrenmiştir çünkü paslı taraftan bunu yıllar boyu. Hataya zorlar ite kaka taze tarafı. Böylece kendi yapmamış olacaktır olanı biteni; kendi almayacaktır ne suçu, ne de sorumluluğu…
Aslında ortada tek çivi vardır. Geçmişin çivisi… Hiç kopamadığı… O yüzden yerleşemez ruh yeni bir eve, yeni birine, yeni bir ‘biz’e. Ne kadar yerleşse o kadar çarmıh olacaktır. Bilir bunu içten içe… Geçmişin bilindik acısından daha ağır ve fazla gelir özgür ve sorumlu olmanın acısı zira.
İstemese de, istemediği yerde olsa da, istemediklerini yapsa da daha az korkuludur bilindik boyun eğiş ve tanıdık pranga. Zaten yeni olan tarafta da aranan bağlılığın, güven ve aidiyetin aynı zamanda ruhu bağlayan, kıskıvrak eden iplere döneceğinden de korkmaktadır. Kadim olan eski acı ise bilindik olandır aynı zamanda. Zaten hep acıyan, hiç durmadan acıyan… Dahası “Ya çivisiz kalırsam?” der ruh. Kendi özgürlüğünden de korkar çünkü. Sınırlarını hep başkalarının koyduğu bir yaşamdan çıkarsa kendi sınırlarını koyamayacağından korkar. İlle de bir çivi ister koluna, kendi sınırsızlığından ürktüğü için.
Çivi acılıdır. Ama güvenlidir. Çünkü o karar verir, orada durmasına kanata kanata da olsa. “Ya özgür kalırsam?” diye korkar. “Kendim karar vereceğim nerede olacağıma ve de ne yapacağıma.” “Ve o zaman katlanacağım sonuçlarına.” Çünkü bilir ki özgürlüktür aslında sorumluluk gerektiren. Çivi sorumluluk değil zorunluluktur zira. Karar gerektirmeyen bir esarettir. Ne itiraz, ne talep vardır orada. Sadece bir kafesin güvenliği ve bir kaç tane yem…
Cem Mumcu
Saatleri Ayarlama Enstitüsü
Elbette birinden biri iyi gelecek ve ben de etrafımdakilere benzeyecektim. Muhakkak benzemeliydim. Benzemezsem yaşamak çok güçtü.
Ahmet Hamdi Tanpınar
Ahmet Hamdi Tanpınar
3 Kas 2013
2 Kas 2013
29 Eki 2013
Русалки
Ivan Kramskoi'nin 1871 de yaptığı Denizkızları. Slav mitolojisine göre nehirdeki ruhlar genç kadınlar biçiminde geceleri çıkardı. Bunların vaftiz olmadan veya evlenmeden ölen ya da karşılıksız aşk sonucu nehirde intihar eden ruhlar olduğu da söylenir. Geceleri nehirden çıkıp dans ettiklerine ve şarkı söylediklerine inanılır.
26 Eki 2013
Tezer Özlü
Kendimle savaşmaktan yoruldum. “Yapmam” dediğim ne varsa yaptım, büyük lokma yemedim ama büyük sözlerimin hepsini yuttum. Gitmelerden çok, kelimeler yaktı canımı. Geçmişi düzeltmeye çalıştım, sanki zamanı geri döndürebilirmişim gibi. Kimseden bir şey beklememeyi öğrendiğim gün, işte o zaman özgür olacağım. Akışına bırakmayı bir türlü öğrenemedim. Bana karşı yapılan her hatadan bile kendimi sorumlu tuttum, ama doğrularımı hiç üstüme alınmadım.
Tek bir kelimeden binlerce anlam çıkardığım günler de oldu, yazılan uzun cümleleri görmezden geldiğim günlerde. İnsanlara inanmaya çalışmaktan yoruldum.
Tek bir kelimeden binlerce anlam çıkardığım günler de oldu, yazılan uzun cümleleri görmezden geldiğim günlerde. İnsanlara inanmaya çalışmaktan yoruldum.
Dünya, her geçen gün daha yakına geliyor. İyi mi? Değil. Çünkü bunun ne demek olduğunu, az veya çok, hepimiz biliyoruz. Mesela sizi sevenler ile kullananları birbirinden ayırmanız iyice güçleşiyor.
Modern hayatın yıkıcı etkilerine karşı, çok şükür ki, bazı sığınaklarımız var. Bunlardan biri de dostluktur, kardeşliktir. Dostluk, Yahya Kemal’in sözleriyle söyleyecek olursak, aşktan bile daha saf bir histir.İnsan, zor sanattır. Onu tanımak, onunla uyuşmak, maddiyatın dışında bir ortaklık oluşturmak. Bilhassa bu devirde, çetin meseledir.
İbrahim Tenekeci
24 Eki 2013
Dünyanın içinde, insan sayısı kadar dünya daha var. Bu dünyaların her biri soru işareti olarak karşımızda duruyor. Sözgelimi ağaçları tanırsınız; çiçek açar, meyve verir, yaprak dökerler. Peki, bir insanı tam manasıyla tanımak mümkün müdür? Yıllarca beraber olursunuz da, sonra öyle bir şey yapar ki, şaşırır kalırsınız. Yazık dersiniz, tanıyamamışım.
Biliyoruz ki, hiç kimse kendisini sonuna kadar saklayamaz. Bir gün, gerçek mizacını mutlaka ele verir. Sarımsağı gelin etmişler de, kırk gün kokusu çıkmamış. Devamı yok.
Bir insanla tanışmak, tanış olmak, hatta onu anlamak; o insanı tanımak anlamına gelir mi? Elbette gelmez. Sufiler, “ilk hatır önemlidir” der. Şimdilerde buna, “izlenim” diyoruz. Dünyanın hatır üzerine kurulu olduğunu düşünürsek, izlenim, bir anda anlamını yitiriyor.
İnsanları yakından tanıdıkça, kiminin altını, kiminin üstünü çizmek zorunda kalıyoruz. Aslına bakarsanız, ‘yakından tanımak’ da meseleyi çözmüyor. Birlikte olduklarımızla ilgili bunca şaşkınlığı, bunca üzüntüyü, onları yakından tanıdığımızı sandığımız için yaşıyoruz.
İbrahim Tenekeci
Biliyoruz ki, hiç kimse kendisini sonuna kadar saklayamaz. Bir gün, gerçek mizacını mutlaka ele verir. Sarımsağı gelin etmişler de, kırk gün kokusu çıkmamış. Devamı yok.
Bir insanla tanışmak, tanış olmak, hatta onu anlamak; o insanı tanımak anlamına gelir mi? Elbette gelmez. Sufiler, “ilk hatır önemlidir” der. Şimdilerde buna, “izlenim” diyoruz. Dünyanın hatır üzerine kurulu olduğunu düşünürsek, izlenim, bir anda anlamını yitiriyor.
İnsanları yakından tanıdıkça, kiminin altını, kiminin üstünü çizmek zorunda kalıyoruz. Aslına bakarsanız, ‘yakından tanımak’ da meseleyi çözmüyor. Birlikte olduklarımızla ilgili bunca şaşkınlığı, bunca üzüntüyü, onları yakından tanıdığımızı sandığımız için yaşıyoruz.
İbrahim Tenekeci
Çok soğuk bir kış günü üşüyen kirpiler birbirlerine iyice sokulurlar, soğuktan ve donmaktan korunmak için, ama bir süre sonra birinin dikenleri diğerine batmaya başlar. Birbirlerinden iyice uzaklaşırlar, bu seferde soğuğun etkisi hissedilir. Her seferinde aynı olay tekrarlanır, üşüyünce birbirlerine yapışan kirpiler, dikenler batınca birbirlerinden fazlasıyla uzaklaşırlar, ta ki hem soğuktan etkilenmeyecekleri hem de birbirlerine dikenlerini batırmayacakları orta bir mesafe bulana kadar. İnsanlar da kendi monotonluklarından, tek başınalığın boşluğundan kurtulmak için birbirlerine yaklaşırlar, ama çirkin alışkanlıkları ve dayanılmaz hataları onları birbirlerinden uzaklaştırır. Orta mesafe ise nezaket ve iyi ahlaktır.
A.Shopenhauer
A.Shopenhauer
Seyahatnâme; Sille Köyü, Konya
On İki Havari'den ikisi Aziz Barnabas ve Aziz Pavlus, Hz. İsa'nın çarmıha gerilmesinden sonra, radikal Yahudilerin yoğun ve şiddetli baskısından kurtulmak için kendilerine inanan ilk Hristiyanlan da yanlarına alıp, İkonia'ya (Konya) gelirler. Fakat burada da şiddetli ve yoğun baskı devam edince şehrin kuzeybatısında bulunan Takkeli Tepesi'nde yer alan mağaralar, onları bağrına basar. Sille dağlarına oyulan bu ilk ibadethaneler, İsa'nın ilk müritlerine ev sahipliği yapar ve bu mağaralar Sille hikâyesini başlatan ilk adım olur.
Sille'de düş ile gerçeğin aynı anda buluştuğu, ölüler şehri olarak nitelendire-bileceğimiz Selçuklu döneminden kalma, taşların dantel gibi işlendiği mezarlıklar da bulunuyor.
21 Eki 2013
İnsan kendisinin ne olduğuyla asla uğraşmaz. Fakat aynı anda insan, hem başkalarına, hem de kendisine güzel görünmek ister. Bu nedenle insan kendisini de kendisinden gizler. Yine aynı nedenle her insan hem kendine, hem de başkalarına rol yapar. Sıradan bir insan başkalarının kendisi hakkında ne düşündüğüyle ilgilendiğinin yarısı kadar kendisinin ne olduğuyla ilgilenmez.
Schopenhauer
Schopenhauer
20 Eki 2013
Yaşlandıkça servileri öteki ağaçlara göre kendime daha yakın bulduğumun ayırdına vardım. Belki ölümü yakın bulmamdan..
Çınar, kestane, dişbudak vd...
Yeşile karşı ne kadar hoyrat olursak olalım, şükür ki, bu ağaçlar bizi terk etmiyorlar. Sizi bilmem ama ben yürüyüş yollarımı çoğu zaman onların varlığına göre seçiyorum. Bir çay bahçesine oturduğumda masamı koca çınara mı, yoksa kestaneye göre mi ayarlasam diye tatlı bir kararsızlık yaşadığım oluyor.
Peki ya serviler?
O koyu yeşil, mevzun vücutlu, geceleri gümüşlü, gündüzleri hüzünlü serviler!Unuttuk mu onları, ihmal mi ettik? Mezarlıklara mı terk ettik?
Evet!
Gerçek bu maalesef.
Yahya Kemal'in "serviler şehri" İstanbul, ölümün lafından bile korkan insanlarla dolup taşalı çok oluyor. Mezarlıkların yanından geçerken kafalar başka yana çevriliyor ya...Serviler de öylece hiç fark etmeden hem hayatımızdan, hem de zihnimizden siliniyor sanki.
Oysa servi ne güzel bir bahçe ağacıdır!
Doğru, okudunuz! Bahçe ağacı.
Osmanlılar mesela, bahçelerine, avlularına, bağlarının bir kenarına servi dikmeye özen göstermiştir.
Hele yolların kenarlarındaki o vakur duruşları yok mu, nasıl baş döndürücü bir güzelliktir!
Daha sonraki kuşaklar ne yazık ki, yol kenarları için serviler yerine ürkek, çelimsiz kavakları tercih ettiler.
Sonra ne oldu, biliyorsunuz. İtalyan filmlerinde, iki yanında serviler dizili, ucu güneşle apaydınlık bir bahçeye açılan gölgeli toprak yolları ağzımızın suyu akarak seyreder olduk...
Hilmi Yavuz gibi "Yaşlandıkça servileri öteki ağaçlara göre kendime daha yakın bulduğumun ayırdına vardım.
Belki ölümü yakın bulmamdan" diye düşünenler çoktur. (Bulanık Defterler. Sayfa 29.)
Bense servide derin bir huzur duygusunu bulurum.
Bunu eski bir vakit, Ege'de, bir zeytinliğin içinden geçen patikayı dolanıp denize bakan tepenin yamacına çıktığımda karşılaştığım bir servi öğretmişti bana. Orada bir başka ağaç olsa, altına uzanıp uyumayı düşünürdüm belki ama servinin yanında durdum. Uzun uzun durdum.
Benimle birlikte zaman da durmuştu sanki!
Asıl diyeceğim şu...
Bizim belediyelerimiz ucuza hastalıklı alındığı için kuruyup giden İskenderiye palmiyelerini her yere kondurmak yerine,
Osmanlı'nın serviye verdiği değere dönüp baksalar...
İyi olmaz mı?
Haşmet Babaoğlu
Yeşile karşı ne kadar hoyrat olursak olalım, şükür ki, bu ağaçlar bizi terk etmiyorlar. Sizi bilmem ama ben yürüyüş yollarımı çoğu zaman onların varlığına göre seçiyorum. Bir çay bahçesine oturduğumda masamı koca çınara mı, yoksa kestaneye göre mi ayarlasam diye tatlı bir kararsızlık yaşadığım oluyor.
Peki ya serviler?
O koyu yeşil, mevzun vücutlu, geceleri gümüşlü, gündüzleri hüzünlü serviler!Unuttuk mu onları, ihmal mi ettik? Mezarlıklara mı terk ettik?
Evet!
Gerçek bu maalesef.
Yahya Kemal'in "serviler şehri" İstanbul, ölümün lafından bile korkan insanlarla dolup taşalı çok oluyor. Mezarlıkların yanından geçerken kafalar başka yana çevriliyor ya...Serviler de öylece hiç fark etmeden hem hayatımızdan, hem de zihnimizden siliniyor sanki.
Oysa servi ne güzel bir bahçe ağacıdır!
Doğru, okudunuz! Bahçe ağacı.
Osmanlılar mesela, bahçelerine, avlularına, bağlarının bir kenarına servi dikmeye özen göstermiştir.
Hele yolların kenarlarındaki o vakur duruşları yok mu, nasıl baş döndürücü bir güzelliktir!
Daha sonraki kuşaklar ne yazık ki, yol kenarları için serviler yerine ürkek, çelimsiz kavakları tercih ettiler.
Sonra ne oldu, biliyorsunuz. İtalyan filmlerinde, iki yanında serviler dizili, ucu güneşle apaydınlık bir bahçeye açılan gölgeli toprak yolları ağzımızın suyu akarak seyreder olduk...
Hilmi Yavuz gibi "Yaşlandıkça servileri öteki ağaçlara göre kendime daha yakın bulduğumun ayırdına vardım.
Belki ölümü yakın bulmamdan" diye düşünenler çoktur. (Bulanık Defterler. Sayfa 29.)
Bense servide derin bir huzur duygusunu bulurum.
Bunu eski bir vakit, Ege'de, bir zeytinliğin içinden geçen patikayı dolanıp denize bakan tepenin yamacına çıktığımda karşılaştığım bir servi öğretmişti bana. Orada bir başka ağaç olsa, altına uzanıp uyumayı düşünürdüm belki ama servinin yanında durdum. Uzun uzun durdum.
Benimle birlikte zaman da durmuştu sanki!
Asıl diyeceğim şu...
Bizim belediyelerimiz ucuza hastalıklı alındığı için kuruyup giden İskenderiye palmiyelerini her yere kondurmak yerine,
Osmanlı'nın serviye verdiği değere dönüp baksalar...
İyi olmaz mı?
Haşmet Babaoğlu
11 Eki 2013
Albert Camus, Le Mythe de Sisyphe
Yataktan kalkma, tramvay, dört saat çalışma, yemek, uyku ve aynı uyum içinde Salı, Çarşamba, Perşembe, Cuma, Cumartesi, çoğu kez kolaylıkla izlenir bu yol. Yalnız bir gün ‘neden’ yükselir ve her şey bu şaşkınlık kokan bıkkınlık içinde başlar. ‘Başlar’, işte bu önemli. Bıkkınlık, makinemsi bir yaşamın edimlerinin sonundadır, ama aynı zamanda bilincin devinimini başlatır. Onu uyandırır, gerisine yol açar. Gerisi, bilinçsiz olarak yeniden zincire dönüş ya da kesin uyanıştır…
Dünyada olmak istediğimiz yer
"Ah, şimdi orada olsam, ne güzel olurdu!" deriz hani...Yani ne kadar hoş bir yerde yaşarsak yaşayalım, burada değil de, orada olmak istediğimiz bir yer vardır. Hep gitmek istediğimiz yer...
Oradaki yalınlığı buradaki konfora tercih edeceğimiz yer...Bize zamanımızın büyük bölümünü yanlış yerde geçirdiğimiz hissi veren; uzaktayken fena halde hasretini çektiğimiz bir yer...
Hilmi (Yavuz) Hoca "dünyada olmak istediğimiz yer" diyor oraya: "Kuru bir dal gibi sıradan şeylerin bile, anlamlı, gizemli, büyülü göründüğü bir yer..."
Fakat büyük çoğunluk, gidecek her türlü imkânı olsa bile "dünyada olmak istediği yer"in neresi olduğundan emin olamaz; hep kararsızdır; o yüzden bu eşsiz ve güzel tecrübeyi tatmaktan uzak kalır.
Hücrelerine kadar işleyen turizm kültürünün altında ezilir. Sanki hâlâ dünyada "yeni" bir şeyler kalmış gibi telaş ve tatminsizlik içinde oradan oraya dolaşır durur.
Haşmet Babaoğlu
Haşmet Babaoğlu
10 Eki 2013
8 Eki 2013
Lidar
Duvarda duvar saati var, yerde yer halısı, masada masa lambası, elbise askısında elbiseler, kitaplıkta kitaplar, kültabağında sigara izmariti... Eşya bile nerede olmasını gerektiğini biliyor sanki. Hiçbirinin kafası karışık değil. Şu an oturduğum göt kadar odada etrafıma bakıyorum da aslında nerede olması gerektiğini bir türlü bilemeyen bir tek benim gibi geliyor. Annemin karnından hiç çıkmamalıymışım ben. Doğduğum günden beri gözüm hep karanlıkta. Gün ışığına tahammül edemiyorum. İnsan sesine de. Kafka bir kitabında şöyle bir laf etmişti 'Ne şanslıdır şu sağırlar, duyamamak bir özür değil olsa olsa lütfudur Tanrı'nın'.
6 Eki 2013
Seyahatname; Matka Kanyonu, Üsküp
Матка кањон
Маткаta "Rahim"demek. Üsküp'e 15 km, içinde mağaralar ve manastırlar var.Vrelo Mağarası insanlar tarafından keşfedilen en derin mağaralar listesinde 14. sırada yer alıyor.
Матка кањон
5 Eki 2013
The Annunciation - James Tissot,1896
Luka'ya göre, bir melek Meryem'e göründü ve çocuğu olacağını haber verdi.
1 Eki 2013
Seyahatname; Sardes Antik Kenti-Salihli
Manisa'nın Salihli ilçesine bağlı Sart beldesindeki Sardes Antik Kenti ve yöresi, 5 bin yılı aşkın süredir çeşitli yerleşimlere sahne olmuş. Batı Anadolu'daki yedi önemli kiliseden biri olarak anılan Sardes, dini açıdan da öneme sahip. Tarihte devlet güvencesinde paranın basıldığı ilk yer olarak bilinen Lidya Devleti'nin başkenti Sardes, tarım, hayvancılık, ticaret ve Sart Çayı'nda yapılan altın madenciliği sayesinde zengin bir kent olarak tanınıyordu. Anadolu’nun en eski ve en büyük sinagogu olarak bilinen yapı burada inşa edilmiştir.Sardes 2013 yılı itibariyle Türkiye’den UNESCO Dünya Miras Geçici Listesi’ne girmiştir.
Diri Gömülen
Kendimden kaçıp, çok uzaklara, mesela Sibirya’ya gitmek, ahşap evlerde, çam ağaçlarının altında, gri gök, ve karın, lapa lapa yağan karın, altında, gidip kendi hayatıma yeniden başlamak istiyorum. Ya da mesela Hindistan’a gitmek, parlak güneşin altında, göğe başlarını uzatmış ormanların altında, acayip insanlar arasında, kimsenin beni tanımadığı, kimsenin dilimi bilmediği, her şeyi kendimde hissedeceğim bir yere gitmek istiyorum. Ne var ki bu iş için yaratılmadığımı görüyorum. Hayır, ben tembelin biriyim. Yanlışlıkla dünyaya gelmişim.
Sâdık Hidâyet
Sâdık Hidâyet
28 Eyl 2013
27 Eyl 2013
26 Eyl 2013
Kabuk Adam
Yalnızlığa öyle alışmıştım ki bir başkasının ilgisini ancak bir tehdit olarak algılayabiliyordum. Yabani bir hayvanın insan karşısında tedirginliğine benzeyen bir duyguydu bu.
Aslı Erdoğan
Aslı Erdoğan
24 Eyl 2013
23 Eyl 2013
Seyahatname:Obidos, Portekiz
MÖ 308’de Kelt’ler tarafından kurulan, sonra Roma ve Vizigot dönemleri yaşayan Obidos, 710’larda Magribi Arapların eline geçmiş. Araplar da burasını daha güvenli bir hale getirmek için dağın tepesine kale yapmış. 400 yıla yakın süre Kuzey Afrikalı Müslüman Arapların hakimiyetinde kalan Obidos, 1148’de Portekiz’in ilk kralı tarafından Araplardan alınıp Portekiz topraklarına katılmış.
1282’de Kral Dinis, Aragon’lu Izabel’le burada evlenmiş. Yeni kraliçe “adeta tac üzerinde bir mücevher” dediği Obidos’u öyle beğenmiş ki, kral düğün hediyesi olarak Obidos’u kraliçeye armağan etmiş. Sonra da bu bir gelenek olmuş ve 1834’e kadar her kral, Obidos’u bir düğün hediyesi olarak kraliçelere vermiş… Bu yüzden Obidos için “kraliçelerin köyü” diyorlar. Hatta bazıları için burası Portekiz’in 7 harikasından biri…
19 Eyl 2013
Yaşamın Ucuna Yolculuk
Nice istasyonlarda, nice limanlarda, havaalanlarında duraklarım. Her gidenle gitmek istedim. Her yolculuğa çıkmak.. Hiçbir yere gitmesem de, sürekli yolculuklarda olduğumu algılamakta geç kalmadım.
Tezer Özlü
Tezer Özlü
18 Eyl 2013
17 Eyl 2013
Jean Seberg için
Ne değiştirebildiğin, ne yardım edebildiğin, ne de terk edebildiğin bir kadını sevmenin ne demek olduğunu bilemezsiniz…
Romain Gary
Romain Gary
16 Eyl 2013
15 Eyl 2013
14 Eyl 2013
Kinyas ve Kayra
Anladım bir yangın merdiveni olmadığını. Hayatın arka kapısı yoktu. Gizlice sigara içilen karanlık bir boşluk bile yoktu. Her şeyi bilen, her şeyi bilmeye devam ediyor ve bana gülüyordu.
Hakan Günday
Hakan Günday
Oğuz Atay
Bunca sene, çok fazla, deli gibi kitap okudum.
Ancak, okuduğum kitaplar hala sokaktaki manavın beni kazıklamasına engel olamıyor
Ancak, okuduğum kitaplar hala sokaktaki manavın beni kazıklamasına engel olamıyor
Seyahatname:Mor Gabriel ( Aziz Gabriel) Manastırı
Mor Gabriel (Deyrulumur) Manastırı, dünyanın ayakta duran en eski Süryani Ortodoks manastırıdır. Mardin ilinin Midyat ilçesine bağlı Güngören köyü sınırları içerisinde,Süryanilerin anayurdu olarak bilinen Turabdin platosunda bulunmaktadır.
Manastır'ın birinci katını oluşturan, tarihsel değeri büyük ve gelen konukların da ziyaret ettiği yapıların çoğu 5 ve 6. yüzyıldan kalmadır. İçeride zeminde 5-10 cm lik çıkıntısı ile herhangi bir açıklama, mezartaşı , yazı dahi olmayan manastır’a ismini veren Mor ( Aziz) Gabriel yatıyor.Mor Gabriel o kadar mütevaziymiş ki, o öldüğünde herkesten daha aşagıda, işte bu yerin altında yatmak istemiş.Açık olan küçük deliklerden dileyenler Mor Gabriel’in toprağından alıyorlar, dualar ve umutları eşliğinde..Toprak tükendikçe, yeri dolduruluyor...
13 Eyl 2013
11 Eyl 2013
Azil
Varılabilecek son nokta, bir noktaya dönüşmektir. Nokta mükemmeldir. İnsanın varlıktan ibaret kalması gibi. Kusursuz bir hal. İnsanın varlık nedeni, hiçliğin merkezinde var olarak mükemmel bir durağanlığa erişmek ve sonsuza kadar o halde kalmaktır. Buna yaratarak yok olmak denir.
Hakan Günday
Hakan Günday
İnsan kendi felaketini seçemez. Kendi felaketine aktif katılım içinde olabilir ama yine de onu seçemez. Yıkılmak için dizilen domino taşları gibiyiz. Biri gelir sana çarpar, seni yıkar ama onu da başka biri yıkmıştır. Biraz tepeden, soğukkanlı bir zaviyeden bakınca göze hoş gelen bir görüntü aslında. Kendi felaketinden bile zevk alabilirsin böylece. O felakette seni diğer insanlara bağlayan şeyi görürsün çünkü. Bu durumda herkes suçlu olduğuna göre hiç kimsenin suçlu olamayacağını anlarsın. Herkes birbirini yıkar. İnsana kim vurduya gitmek yakışır.
Emrah Serbes
Emrah Serbes
9 Eyl 2013
Seyahatname- Mezquita, Cordoba
Kurtuba Camii (İspanyolcada Arapça مسجد "Mescit" kelimesinden türemiş Mezquita adıyla bilinir) İspanya'nın Cordoba şehrinde sonradan kiliseye çevrilmiş olan camidir.Bu ulu cami bugün Cordoba Katedrali'dir. Şehrin ortasından geçen Guadalquivir (Vad'il Kebir) ırmağının kenarında bulunan Kurtuba Camii dünyanın en büyük ve en eski camilerinden biridir.Endülüs Emevilerinin başkenti Kurtuba'da 600 cami vardır. Bu camilerin en anıtsal ve ihtişamlısı Kurtuba Camii'dir.Cami içinde 1293 sütun vardır.Dünyadaki en fazla sütuna sahip olan mabet, Kurtuba Camii'dir.Duvarlarda kufi yazılar lacivert zemine altınla yazılmıştır. Minber, pek çok fildişi parçayla, değerli taşlardan altın çivilerle yapılmıştır.
Emile Ajar
Moraliniz bozuk oldu mu da güzel şeyler hep daha güzeldir. Bunu sık sık fark ettim. Gebermek istediğiniz zamanlar, her zamankinden daha güzel olur çikolatanın tadı.
Onca Yoksulluk Varken
Onca Yoksulluk Varken
Murat Menteş
Yapabileceği tüm hataları yapıp hiç ders almamak diye bir şey olmasaydı ben icat ederdim.
Ziyan
Gitmek istiyordum. Yıllar önce olduğu gibi. Yok olmak. Kelimelerini içtiğim büyük şairlerin “Kaybolup gitti” cümlesiyle biten hayat hikayelerine benzer biçimde yok olmak istiyordum. Benim için, “İzine rastlanmadı” densin istiyordum.
Hakan Günday
Hakan Günday
5 Eyl 2013
4 Eyl 2013
Tesirsiz Parçalar
Yüksek sesle konuşma olur mu benimle? Fısılda yeter, duyarım ben, bağırma ne olur.. En çok babam bağırırdı anneme, ara sıra da annem babama. Öyle anlarda kendimi mutfağa kapatırdım ve seslerini duymamak için bağıra çağıra saçmalardım. (Saçmalamaya meyyalim ta o zamanlardan miras olmalı) Ama ne yaparsam yapayım duyardım. Ya ellerim çok küçüktü ya da kulaklarım çok büyük. Bir türlü tam olarak kapatamazdım. Mutfak kapısının altından sızan ses, kapatamadığım kulağımın içinden beynime girerek beni yiyip bitirirdi. Hiçbir şey anlamazdım. Neden kavga ettikleri hakkında da hiçbir fikrim yoktu. Galiba onlar da bilmiyorlardı nedenini. Onlar amaçsızca birbirlerine bağırırdı, ben de kendime. Yıllarca sürdü bu drama ve kulaklarımla ruhum arasındaki zar yavaş yavaş yırtıldı. Şimdi sen ne zaman benimle yüksek sesle konuşsan, kulağım değil ruhum titriyor sanki. Yapma olur mu? Bana bağırma, fısılda yeter, duyarım ben..
Ali Lidar
Ali Lidar
2 Eyl 2013
"Belli bir ruh haline yapışmak", yetişkin yaşta çocuk numarası yapmak hep o mutluluğun, hayatını düz bir çizgide ilerletmenin derdinde olan insanın kendi kendine bulduğu çözümlerden biri .
Sanki hiç üniversiteye gitmedim, sanki 10 yıldır yazı yazarak hayatımı kazanmıyorum, sanki hiç evlenmedim, sanki hiç saçlarım beyazlamadı , sanki hiç "yetişkin muhabbeti" yapacak yaşa gelmedim . Ailem, ağabeylerim bir araya gelmiş otururken, sanki sandalyede ayaklarım yere erişmiyormuş gibi hissediyorum . Gündemden, politikadan, gazetelerden konuşuyorlar mesela, bendeki vaziyet "İvit, binci di üyle kisinlikle yani hehe blmyrm, ehe ehe eee . Öööö . ANNEA YA YEMEK VAR MI YEMEK VERSENE SONRA DA ÇAY VER TATLI YOK MU YEAAEAEA" . Ba ba ba . "Yolun yarısı"na gelmiş biri değil de 15 yaşındaki zibidi konuşuyor sanki . Yemek yok muymuş . Kalk kendin al hayvan . Altını da bezlet bari!
Her geçen gün Facebook duvarları bebek fotoğraflarıyla doluyor, bir günde üç nişan-düğün haberi alınca "Ya, bi saniye . Ne zaman bu kadar yıl geçti yahu, daha lisedeyiz?" diyesim geliyor . Birkaç sene önce festivallerde toz toprak içinde yuvarlanır, sabahlara kadar sokaklarda dolanır ve "sonsuz ergenliğin" tadını çıkarırken, şimdi sokakta yürürken bir camda aksimi gördüğümde "Kim bu kadın ya?" diyorum .
Ben yılların geçtiğini, zamanın aktığını, insanların değiştiğini, koşulların değiştiğini reddedenlerdenim . Fakat aklının kendini sandığı yaşla beden birbirini tutmayınca şöyle bir durmak zorunda kalıyorsun . İki hareket edip sonra "Belimbelimbelim hııaa" diye yuvarlandığında, hareket hızın akıl hızınla örtüşmediğinde "ergen olmadığını" anlıyorsun . Biliyorum, bir ben değilim böyle . Peki nedir bunun sebebi?
Zamanın geçtiğini reddetme hali değişikliğe, başına geleceklere, kayıplara ve hayattaki değişimlere ayak uydurmayı reddetme çabası .
Kendine bir "konfor hali" belirleyip ona yapışıp kalıyorsun . Hoş, lise yıllarıma niye takıldıysam . Son sene puanım yüksek gelsin diye okul değiştirmiştim hesapta çakallık yapacağım diye . Sonra depresyondan depresyona sürüklenip kafamı duvarlara vurmuştum ya, neyse . Demek konu "döneme yapışmak" değil . Lise hiç değil . İnsan dilediği zaman hayatı "pause"lamak isteyip yapamadığında "sorumluluğun kendinde olmadığı yıllar"a çakılıp kalmak istiyor . Hani ne yapsan anne-baba kurtarır, yan gelip yatma lüksün vardır . İleriyi çok düşünmek zorunda değilsindir, elbet senin yerine en büyük kararı verecek biri vardır . İşte bu yüzdendir belki bir duyguya takılıp kalmak . Israrla kendini şimdi olana yabancılaştırmak, geçmişe hasret duymak . Mesela "Yav ben daha kendimi çocuk gibi hissediyorum, insanlar çocuk doğuruyor yav asdfasdafdj" diye faltaşı gibi açılmış gözlerle hamile bir dostun karnına bakakalmak .
"Belli bir ruh haline yapışmak", yetişkin yaşta çocuk numarası yapmak hep o mutluluğun, hayatını düz bir çizgide ilerletmenin derdinde olan insanın kendi kendine bulduğu çözümlerden biri .
Zararı var mı? Bilmem . Belki . Ama yararını biliyorum . Her ne kadar sonradan zararını görme ihtimalin olsa da "saf çocuk aklı" nı kaybetmiyorsun . İnsanlara yaklaşırken "ehe ehe ne tatlı güzel arkadaş" diyorsun mesela . Sonra bir bakıyorsun . Aaaa! Kızın işi düşmüş meğer . Aaaa! Adamın maksadı göz süzmekmiş meğer . Aaa! Kızın senden bir isteği varmış meğer! Aaaa! Arkadaşlığın ona "ortamlarda" fayda getirir sanmış meğer! Olsun . Yine de çocuk ruhuyla ortada dolanmak güzel .
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)







,+Ice+Pool,+1969.+Watercolor..jpg)

